










Bütün kadınlar birer fidandır.
Toprağına kim dokunursa orada hayat filizlenir; kim severse orada adalet büyür, umut yeşerir.
Lazıyla, Kürdüyle, Türküyle, Çerkeziyle, Alevisiyle kadın; bu toprakların özüdür. Birinin türküsünde hüzün vardır, birinin ninnisinde umut... Ama hepsi bir halkın onuru, bir ülkenin vicdanıdır.
Kadın, dağın yamacında çiçek toplamaktır. Karanlığın ortasında bir mum yakmaktır. Çocuğunun gözlerinde geleceği görmektir.
Kadın, yaşama sımsıkı tutunmak; tüm zorluklara rağmen gülümsemeyi sürdürmektir.
Kadın; cinsiyetçi ya da ırkçı bir fıkranın komik figüranı değil, bir ülkenin geleceğine yön veren, topluma değer katan, nesilleri yetiştiren bir başroldür.


“İnsan gerçekten görmeyi öğrendiğinde, dünya her köşesinde ayrı bir anlam saklayan eşsiz bir sergiye dönüşür. Çünkü hayat, yalnızca bakana değil; hissedebilen ve fark edebilen insana güzelliğini açar.
Belki de insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey; biraz durmak, biraz susmak ve hayatın içindeki ince hikmetleri fark edebilmektir. Zira çoğu zaman kaybedilen huzur uzaklarda değil, bir gökyüzüne bakarken içine dolan o sessizliktedir.
Kısacası insanın, arada bir gökyüzüne bakmaya vakti olmalıdır.”

“Hepimizin içinde sessizce sakladığı bir ‘keşke odası’ vardır. Kimimiz o kapının anahtarını kaybeder, kimimiz her gece gidip eşiğinde bekler. Çünkü insanın omzuna en çok yük olan şey, yaşadıkları değil; yaşayabilecekken cesaret edemedikleridir.
Bazı pişmanlıklar zamanla susar ama insanın içinde bıraktığı gölge kolay kaybolmaz. Bu yüzden yaşayamadan tüketilen her ihtimal, ruhun duvarına asılmış sessiz bir eksiklik gibi kalır. Oysa insanı hafifleten şey, kusursuz bir hayat değil; korkularına rağmen yaşayabildiği hakikatlerdir.
Belki de keşke odasının anahtarı gerçekten cesarette saklıdır. Çünkü yaşayamadıklarımız gölge, yaşadıklarımız ise ışıktır. İnsan bazen bir tek cesur adımla, yıllardır içinde taşıdığı karanlığı aydınlatabilir.
Her ‘keşke’, insanın içine bırakılmış ağır bir taş gibidir. Her cesur gün ise o taşın üzerine düşen bir su damlası… Ve damlalar, sabırla akan hakikatlerdir. Taşı bir anda parçalamaz belki ama zamanla ona bile şekil verir.
Bu yüzden insan, heba olan dünlere uzun uzun üzülmek yerine, yaşayabildiği günlere şükretmeyi öğrenmelidir. Çünkü şükür, omuzları hafifleten görünmez bir rahmettir. Keşkesiz bir ömür ise, korkusuz değil; cesaretle yaşanmış bir ömrün imzasıdır.”

"Kadına verilen değerin unutulduğu, kadın ölümlerinin arttığı bu çağ, karanlık ve kirli bir bataklığa dönüşmüş olsa da; yine de nilüfer gibi bataklığın içinden doğan, kardelen gibi en zorlu şartlara meydan okuyup baş kaldıran,
güneşe yönelen çiçekler gibi kadınlarımız var.
Onların değeri, takvimin bir gününe sığmayacak kadar büyüktür.
Çünkü kadın; hayatın merhameti, sabrı, umudu ve direnişidir.
İnanıyorum ki kadınların yalnızca bugün değil, her gün değer gördüğü;
hak ettikleri saygının hayatın her alanında hissedildiği günler mutlaka gelecektir.
Bu inanç ve umutla, hayatımıza anlam katan tüm kadınların Kadınlar Günü’nü kutlarım." 🌷🪷

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Dünyanın her tarafında öğretmenler insan topluluğunun en fedakâr ve en saygıdeğer unsurlarıdır.” hitabındaki hakikat ile hz.Ali'nin “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” sözündeki irfanı aynı vicdanda buluşturduğumuzda anlarız ki öğretmen, yalnızca bilgi aktaran bir insan değil, insanın kalbine harf harf emek işleyen, fedakârlığıyla bir milleti inşa eden en kıymetli rehberdir; fakat dün bir öğrencisinin bıçağıyla hayattan koparılan öğretmenimizin ardından yüreğimizde büyüyen acı, bize bir kez daha gösterdi ki bir harfin hatırını kırk yıl taşıması gereken insanlık, o harfi yazan eli incittiğinde aslında kendi istikbalini yaralar ve en saygıdeğer olanı koruyamadığı yerde geleceğini de karanlığa bırakır.





Bir ömrü heba etmenin en kolay yolu nedir, deseniz;
“Takılı kalmak” derim.
Sönmüş bir ateşin külleri arasında hâlâ ısınmayı ummak.
Kapanmış bir defterin satırlarında kendine yer aramak.
Değiştiremeyeceği bir geçmişi zihninde durmadan yeniden yaşayıp, bugünü soldurmak.
Ve bir hikâyeye tutunayım derken,
fark etmeden
kendi ellerini bırakmak.


“İnsan 16’sında dünyayı değiştireceğini sanır.
18’inde o düşünceler sert bir kayaya çarpar.
20’sinde hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini anlar.
25’inde ise dünyanın onu çoktan değiştirdiğini fark eder.
Ve insan, aslında 25’inde ölür; 75’inde toprağa verilir.”
Evet…
Hayat, yalnızca güzelliklerden ibaret değil.
Mutluluk kadar, hüzün de var bu yolculukta.
İnsanın nefes aldığı her an, bir imtihan aslında.
Kimi zaman keyfî, kimi zaman mecburî…
Ama daima ağır, daima gerçek.
Hülasa;
Bu dünyaya geliş gibi, gidiş de mukadder.
İster güle oynaya geçsin bu yol, ister gözyaşlarıyla...
Hepimiz göç edeceğiz sonunda.
Kimimiz mutlu, kimimiz yorgun...
Ama hepimiz eksik, hepimiz yarım kalmış...

Hey, güzel insan!
“Her şey bitti,” deme.
Çünkü biten şey çoğu zaman yalnızca sabrın son halkasıdır; yolun değil.
Umudunu kaybettiğin an, kendinden uzaklaşırsın.
Oysa sen, kendini en çok unuttuğunda, kendine en çok yaklaşansın.
Biz...
Yazmayan kalemin ucuna üfleyip tekrar yazmaya çalışanlarız.
Çalışmıyor diye pilin yerini değiştirip son bir ihtimal arayan,
Kırılanı yapıştıran, solanı yeşertmeye inanan,
Suskun bir kalbe “belki hâlâ duyar” diye fısıldayanlarız.
Yani biz;
Umudu kolay bırakmayan,
Yeniden başlamayı çocuk inadıyla benimseyen insanlarız.
Sen ki nice karanlıklardan geçtin...
Bir yorgunlukla mı vazgeçeceksin?
Yakışır mı sana umutsuzluk?
Senin içinde hâlâ kıvılcım taşıyan bir yıldırım var.
Ve unutma:
Tükenmiş gibi görünen şeyler, bazen en parlak başlangıçları saklar.
Bazen sadece bir nefes yeter...
Sadece bir “hoh”...
Ve yeniden başlar hayat.
“Sen, kendini en çok unuttuğunda kendine en çok yaklaşansın.”
Bir aynanın sırrını fısıldar gibi…
Çünkü insan, en çok kaybolduğunda kendini bulur;
En çok sustuğunda iç sesini duyar.
Ve o “hoh”...
Bir çocuk nefesiyle buğulanmış cam gibi,
Üzerine umutla çizilmiş yeni bir gün, yeni bir başlangıç…
Kırıldığın yerden ışık sızar.
Yeter ki üstünü karanlıkla örtme.

"Kelebek olup uçabilmek için, bir zamanlar sığındığın kozayı ardında bırakman gerekir; çünkü geçmişe tutunarak kanatlanamazsın.
Kozan, seni koruyan bir sığınaktı belki; karanlık ama güvenli, sessiz ama tanıdık.
Fakat o sükûnet, sonsuza dek barınabileceğin bir yer değil.
Büyümek, değişmek ve nihayetinde uçmak istiyorsan, o dar kabuğu çatlatmalı, geride bırakmalısın.
Geçmişin sıcaklığı seni alıkoyarken, gökyüzü seni çağırıyor.
Cesaret, bazen en tanıdık olanı terk edebilmekte saklıdır.
Unutma:
Kozalar sığınak değil; geçiş duraklarıdır."

"Ey her şeyin yükünü omuzlarında taşıyan güzel insan!
Her şeyin sorumluluğunu üstlenmek, sanma ki tevazu...
Bu da bir kibirdir.
Gizli, ince, derinden bir şirk.
“Her şeyi ben mahvettim” demek,
“Her şeyi ben mükemmel yaptım” demekten farksızdır.
İkisinin de merkezinde ben vardır.
Oysa biz, cüz’î bir iradeye sahibiz.
Ne tam bir kudretimiz var,
Ne de mutlak bir hâkimiyetimiz
Hem de hiçbir şey üzerinde.
Unutma: Sen sebepsin, fail değil.
Yolu çizen Sen değilsin,
Yalnızca yürüyensin.
Bırak, kendini ilahlaştırma.
Teslim ol.
Çünkü her şeyin üstünde
Bir Kudret var."

Kurban kesen çok ama mahiyetini anlayan yok. İnsanlar neyi, neden yaptıklarını bilmiyorlar. Kimi gösterişin peşinde, özünü unutmuş; mahiyeti unutmuş, anlamı unutmuş. Zannediyorlar ki onların kanları, etleri, derileri Allah’a ulaşıyor. Bu da onlara yetiyor.
Seni Yaradan’a yakınlaştırmayan kurban, kurban mıdır?
Seni arındırmayan kurban, kurban mıdır?
"Bu bayram, yalnızca bir hayvanı değil, nefsimizi de kurban edelim.
Çünkü kurban; et stoklamak değil, yürek paylaşmaktır.
Gerçek kurban, bir canın toprağa tesliminden öte; insanın içindeki karanlıkla yüzleşmesidir.
Nefsin puslu arzularını, biriken hırsı, içten içe kemiren kıskançlığı ve kalbi karartan kötü huyları, ilahi bir teslimiyetle terk edebilmektir.
Asıl kurban, dışarıda kesilen değil; içeride arınandır.
İnsan, kendi içindeki gölgeleri aydınlattığında; işte o zaman hakiki kurbanı sunmuş olur."

Ey, her yeni güne “beyaz bir sayfa” diye başlayan güzel insan! Unutma ki, sayfanın rengi kadar kaleminin mürekkebi de önemlidir. Zira siyah bir sayfaya da yazılır en güzel satırlar… Mühim olan, kaleminden damlayan mürekkebin rengidir. Hayatının her günü sana sunulmuş bir sayfadır. Ve unutma, güzel insan: Bazen kalemin ucu kırılır, Bazen mürekkebin kurur… O zaman vazgeçme yazmaktan. Çünkü her kırık, yeni bir harfin eşiğidir; Her kurumuş satır, yeni bir anlamın izidir. Hayat, yalnızca yazdıklarınla değil, Silip yeniden yazdıklarınla şekillenir. Ve o sayfayı dolduracak tek kalem sensin.


Sabahlar artık telaşla başlıyor. Henüz gözlerini açmadan zihnini açıyorsun dünyaya. Bildirim sesleri, yetişilecek işler, söylenecek sözler, girilecek tartışmalar... İnsan, yaşadığını zannediyor bu hızda. Oysa sadece yoruluyor. Derinleşemeden, anlamadan, hissedemeden tükeniyor.
Herkes bir şeyin peşinde ama kimse neyin peşinde olduğunu bilmiyor. Kimse kimseye gerçekten dokunmuyor, ama herkes birbirine çarpıyor. Birileri doğuya takılmış, birileri batıya. Biri kendi doğrusunu kutsuyor, öteki herkesinkini küçümsüyor. Arada olan ise hep insana oluyor. Çünkü insan, önce başkasına sonra kendine yabancılaşıyor.
Sokakta yürürken yüzüne bakan gözlerde ya yargı görüyorsun ya kayıtsızlık. Konuşurken herkesin sesi yüksek, ama hiçbiri derin değil. Düşünceler cümlelere değil, çarpışmalara dönüşüyor. Tartışma kültürü yok, sadece savaşma refleksi var. Herkes haklı, herkes mağdur, herkes dolu... ama kimse huzurlu değil.
Peki, ne oldu bize? Neden bu kadar öfkeliyiz?
Çünkü anlamak zor, sabır istemiyor kimse.
Çünkü dinlemek, artık vakit kaybı sayılıyor.
Çünkü insanlar düşünmekten çok, yanıt vermeye odaklanıyor.
Ve en kötüsü: herkes kusursuz görünmek istiyor, ama kimse insanca hata yapamıyor.
Oysa durmak gerek bazen.
Susmak... Sadece kelimeleri değil, egoyu da susturmak.
Dinlemek... Sadece söyleneni değil, söylenemeyeni de.
Ve sakin olmak... Çünkü gerçek güç bağırmakta değil; anlamakta, affetmekte, vazgeçebilmekte gizli.
Hayat kısa. İnsan ölümlü.
Âlim de olsan, zalim de...
Toprak herkese aynı sessizliği sunacak.
Bu yüzden bazen kendine sadece şunu hatırlat:
Hişt... Sakin ol.

Mutluluk, bazen sadece olmaktır.
Ne bir özneye, ne bir fiile ihtiyaç duyar.
Yalın, yüklemsiz ama tam.
Hayat, küçük anların sessiz toplamıdır;
bir kelimeyi, bir anlamı, bir anıyı
hiçliğin içinden çekip almaktır.
Belki de mutluluk, unutmakla seçmek arasındaki ince çizgidedir.
Ya da sadece var olmayı kabullenmektir,
yarım kalmış bir cümle gibi: eksik ama gerekli.
Günün sonunda, hayat ne kadar güldüğünle değil,
ne kadar hissettiğinle ölçülür.


"Madem insan olarak doğdum, öyleyse sadece nefes alan bir beden değil, anlam taşıyan bir varlık olmalıyım. Et ve kemikten ibaret bir gölgeye değil, içindeki cevhere yakışır bir hayatı yaşamaya mecburum. İnsanlığın yükünü omzunda taşıyan bir bilinç olarak, kendimi her gün yeniden inşa etmeliyim.
İyilik, benden başlasın. Birinin karanlığında sönmeyen bir umut kıvılcımı olmalıyım. Varlığım, bir yüreğin yeniden güvenmeyi öğrenmesine sebep olmalı. Çünkü insan olmak, sadece doğuştan gelen bir kimlik değil; tercihlerle, fedakârlıklarla, incinmelerle ve yine de incitmemekle kazanılan bir erdemdir.
Belki bir dünyanın kurtuluşu değilim ama bir ruhun tutunduğu dal olabilirim. Ve belki hiçbir zaman büyük bir iz bırakmam bu yeryüzünde, ama geçtiğim yerlerde çiçekler açtıran bir sessizlik olurum."

"Her insan kendi kaderinin ressamıdır. Kimi fırçasını başkalarının eline verir, kimi boyalarını unutur tozlu raflarda. Ama sen… Sen kendi tuvaline sahip çık. Hayatın tonlarını cesurca seç, gökyüzünü maviden başka bir renge boyamaktan korkma. Çünkü senin hikâyen, senin çizdiğinle anlam bulur.
Kendin için hak ettiğin hayatı çiz. Yaralarını gölgeyle değil, ışıkla ört. Hayalini çerçeve yap, düşlerini imza. Ve unutma, en güzel eserler önce hayal edilir… sonra yaşanır."

"Her yıl 23 Nisan geldiğinde, rengârenk balonlar süzülür gökyüzüne, çocuk kahkahaları yankılanır meydanlarda. Bayramdır çünkü; umutların en saf, en gerçek haline armağan edilmiş bir gün…
Ama bazı çocuklar o meydanlarda yoktur.
Çünkü onların elleri toprağa değil, moloza değer.
Bayrakları yırtık kumaşlardan, neşeleri ise sadece hayatta kalma ihtimalinden ibarettir.
Savaşın ortasında kalmış bir çocuk için 23 Nisan, takvimde silinmiş bir gündür.
O gün onun için bir tatil değil, yeni bir kaygının tarihidir.
Çünkü onun dünyasında “oyun”, sessizce kaçmakla eşdeğerdir.
Kahkaha atmaksa duyulmak demektir.yani tehlikeye açık olmak.
Ama en acısı, bu çocukların bayramlara değil, hatırlanmaya hasret kalmasıdır.
Çünkü onların en büyük korkusu, bulunmak değil…
Kimsenin onları hiç aramamış olmasıdır.
23 Nisan onlara uğramaz, çünkü kimse onların kapısını çalmaz.
Oysa her çocuk bir bayramı hak eder.
Sadece barışı değil…
Var olmanın sıcaklığını da.
Ve bu yüzden…
23 Nisan yalnızca kutlanmakla kalmamalı,
hatırlatmalı.
Çünkü çocuklar, doğduklarında sadece bir ülkenin değil, insanlığın da emaneti olur.
Ve bir gün…
Belki bir gün…
O görünmez çocuklar da ellerinde bayraklarla koşar meydana.
O zaman 23 Nisan, sadece bir gün değil…
Bir vicdan olur.
