
O kadar yorgunum ki, sanki bütün dünyayı omuzlarımda taşıyorum. O kadar doluyum ki, birisi neyin var dese, dökerim bütün içimi. Bu yük artık tek başına taşınabilecek gibi değil… Öyle bir dert ortağına ihtiyacım var ki, gelip alsın yükümün yarısını. Eğer almayacaksa bile, sadece omuz versin ki yıkılmayayım.

Herkesin söyleyemediği, hep içinde bir yerlere attığı, ara sıra inceden inceye kanayan bir yarası vardır…



Ben bugün berdat durumdayım. Derdimi kime anlatayım, kimle paylaşayım bilmiyorum...

Vurulmadan acıyı, kaybolmadan yalnızlığı fark edemez insan. Bir gün ışığı yahut bir yağmur tanesiyle varoluyorum. Yalnız düşlerim üstüme serpmeden ölü tohumları ben sabahın ilk ışıklarıyla kaydoluyorum. Ben senden birşey anladım dünya, ne sevdin ne sevdirdin. Yaşamın kıyısına bir adım kala, fazla değil sadece bir adım kala, kırdın tüm umutlarımı. Sen kırdıkça ben direndim, ama artık nafile haykırışlara bel bağlamıyorum. Gördün mü be dünya. Ben artık ne aşka ne de sevdaya inanmıyorum...

Benim canımdan öte bir tek sen varsın. Biliyorum bazen öyle bir hâl alıyorum ki, ben bile kendime katlanamıyorum. Gitmek istiyorum, ölmek istiyorum, sonra sen geliyorsun aklıma, durup düşünüyorum, senle kavgalarımız, gülüşlerimiz, iyi günlerimiz, kötü günlerimiz geliyor aklıma. Durup kalıyorum öyle, sonra yüzümde kırık bir gülüşle beraber iki damla yaş beliriyor. Sonra fark ediyorum ki senin olmadığın zamanlarda ben güneşi çalınmış günlere uyanmışım. Hani diyorsun ya güçlü ol diye, isterse bütün dünya bir araya gelip hep beraber gelsin üstüme, gıkım çıkmaz. Bir adım geri kaçmam. Onlar bir adım gelsin, ben bin adım giderim üzerlerine, ama sonra bütün yaralarımla, bütün kan kaybımla, sürünerek gelirim kapına. Yok başka gidecek kapım. Her şeyin isteneceği tek kapıdan ben seni istedim. Ben seni, seni bilmeden istedim o kapıdan. Sonra senleyken fark ettim ki, Allah bana dualarımın beden bulmuş halini göndermiş. Biliyorum, bazen öyle katı oluyorum ki, kazayla biri elini sürse, param parça, un ufak, tuzla buz olurum. Ama hayat bana bunu öğretti. Ben sevmenin bile ne olduğunu yeni yeni öğreniyorum. Diyorsun ya çocuk gibi oluyorsun diye. Seven bir adamın içindeki çocuğa gem varmadığı tek yer, sevdiğinin yanıdır. Ben sadece senin yanında çocuklaşıyorum. Ben seni severken var olduğumu hissettim. Son nefesimi verirken, su yerine seni isteyecek kadar çok sevdim seni. Keşke, keşke seni sevmeninde ibadet gibi vakti olsa. Günde beş vakit abdest alıp, kıbleye dönüp, göz yaşları içinde, içimi boşaltana kadar severdim seni. Daha çok şey yazmak isterdim, ama benim çantamdaki kelimeler tükendi.

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum.
Yol boyunca aklında olsun.
Lazım olursa açar okursun.
Olmazsa da olsun,
bir zararı yok burada dursun.
Şuraya bir cümle koydum.
Bırak, acımızı birileri duysun.
Hem zaten şiir niye var?
Dünyanın acısını başkaları da duysun!
Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın.
Ortada dursun.
Olur ya biri eline alır okşar,
biri alnından öper.
Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum.
Ağaçları, suyu, ovayı, dağı.
Onlar bizim kardeşimiz,
çok canın sıkılırsa
arada onlarla konuşursun.
Buraya, küçük mutlu güneşler koydum.
Günlerimiz karanlık
ve çok soğuyor bazı akşamlar,
ısınırsın.
Buraya, bir inanç bir inat koydum.
Tut ki unuttun, tekrar bak,
o inat neyse sen osun.
Buraya yolun yokuşunu koydum.
Bildiğim için yokuşu.
Zorlanırsa nefesin, unutma,
ciğer kendini en çabuk onaran organ,
valla bak, aklında bulunsun.
Buraya umutlu günler koydum.
Şimdilik uzak gibi görünüyor,
ama kimbilir,
birazdan uzanıp dokunursun.
Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak;
sen şahane bir okursun.
Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun.
N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!
Burada bir tutam sabır var.
Kendiminkinden kopardım bir parça,
(bende çok boldur)
lazım oldukça ya sabır ya sabır,
dokunursun.
Burada güzel çaylar var.
Bu aralar senin için çok önemli.
Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar.
Demlersin, maksat midene dostluk olsun.
Şuraya Youtube’dan müzikler,
Bach dinle filan, koydum.
Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin,
koklayıp buluyorsun.
Buraya bir silkintiotu koydum.
Kırk dert bir arada canına yandığım,
kırkına birden deva olsun.

Kişi konuştuğu kadar değil, sustuğu kadardır...

Kişi sevdiğine mecnunun gözleriyle bakmalı...

Aşk yalanmış. Bunu çok acı öğrendim. Yalan bir sevdaya tutunmuşum sıkı sıkıya. Boş yere çekmişim kokusunu burnumun direği sızlayana kadar. O yapmaz diye kandırmışım kendimi. Öyle bir aldanmışım ki o gece karası gözlerine. Eylül’ün yedisi gibiydi gözleri. Ben o gece karası gözlere kandım. Aldandım. Değer verdiğini sandım. Bir masalı yaşamışım sadece. Tek farkı mutlu son yoktu bu masalda. Bu masalda kurbağa prense dönmüyor. Bu masalda pollyanna mutlu değil. Yani bu masalda hiçbirşey mutluluğu işaret etmemiş. Sadece ben anlamamışım. Kör olmuş gözlerim. Şimdi umut diye giydiğim gömleğim delik deşik. Dışarıdaki bütün yağmuru alıyor içeriye. Hepsi bu...

Yağmurlu bir akşam üzeri. Güneş tam karşıda, ha battı ha batacak. Fonda öyle bir şarkı çalar ki farkında olmadan bir bakmışsın elinde bir sigara yanıyor. Sonra derin bir nefes çekersin o sigaradan sanki son nefesinmişcesine. Gözün dalar çok uzaklara. İstemsizce birer damla yaş damlar gözlerinden. Bir an kendine gelirsin sigaran bitmiş, süngeri yanıyor. Onu atmadan bir tane daha yakarsın. Ve derin bir nefes daha alırsın o sigaradan. Sonra gereksiz, neye yaradığı anlaşılmayan bir eşya gibi veya bir heves alınıp sonra da heves geçince sokağa atılan bir kedi yavrusu gibi yapayalnız olduğunu hatırlarsın. Unutmak istersin. Gitmek istersin, ölmek istersin ama yapamazsın bir türlü. Sonra o son nidaları hatırlarsın. Önce birer damla olan yaşları ardı arkası kesilmeyen, bahar yağmuru gibi yaşlar kovalar. Bağırmak istersin, hıçkırmak istersin, nefesin kesilene kadar ağlamak istersin. Sonra bir anda o bütün düşünceleri, kulağındaki o son nidaları dalga sesleri böler. Sanki haline gülermişcesine kahkaha atan martılara kulak kesilirsin. Kendi kendine acırsın. Bütün çektiklerine değip değmediğini sorgularsın. Yüreğin sızlar. Acı değildir. Ağrı değildir. Çok ince bir sızıdır. Adını koyamadığın, ne olduğunu anlayamadığın garip bir sızı. Bir bakmışsın, bir paket sigara daha diğerlerinin yanına gitmiş, elindeki, o paketteki son sigaran. Kırk ikindi yağmurlarına hasret, suyla susuzluk arası çorak topraklara döndüğünü anlayıp, kalkarsın o oturduğun banktan usulca. Kimseyle tek kelam etmeden, başını öne eğip, yetim kelimelere sığınıp, ağır ağır tutarsın her köşesi hatıralarla dolu evinin yolunu. (Tolgahan Akkoyunlu)

Şantiyemiz başladı çok şükür...


Yüreğim rehin hiç tanımadığım, bilmediğim ellerde. Bu muydu sevginin karşılığı? Kurtulmak için çok uğraştım. Ama kırmakla bitiremediğim pırangalarla zincirlere vurmuşlar beni. Şimdi yabancı olduğum, neresi olduğunu bilmediğim, ucunu bucağını göremediğim zulmünün zindanında ömür çürütüyorum. Bir ölmedim, o kadar. Tanıdığımı sandığım insanlarda yabancı geliyor bana. Annem babam bile sanki bir ateş parçasıymışcasına. Dokunsam sanki küle dönecekmişim gibi. Bağrımın en ücra köşesinde daha dün gibi yanarsın. Kalmadı sabrım artık sevdana. Tükendi gururum yeter artık. Her defasında herşeyimi ayaklar altına sererek per perişan geldim kapına. Aklımda kalan kapkaranlık sözcükler. Sanki hiç hatır yokmuşcasına sarf edilen sözcükler. Sarf edilen sözcükler şikayetçi, dokunuşlar şikayetçi, dil şikayetçi. Biz ne yaptık kendimize böyle.
(Tolgahan Akkoyunlu )

HEP MİŞ GİBİ
Neden hep miş gibi yaparlar... seviyormuş gibi, özlüyormuş gibi, acı çekiyormuş gibi. Hep miş gibi. Ben hiç miş gibi yapamadım. Hep sevdim, hep özledim, hep acı çektim. Belki de oyunu kurallarına göre oynayamadığım için hep kaybettim. Belki de hep çok çok sevdiğim için, yüreğim hayal kırıklıklarıyla doldu. Elimi her kalbime götürdüğümde, elimi kesen hayal kırıklıkları. Hep mutluluğu çok gördüler mutsuza. Olmadı. Ay ışığı akşamlarımı terk etti. Hep olduğu gibi yine kaldım karanlıklar içinde. Gözlerimin gözlerini görmediği zifiri bir karanlık. Gözlerin kadar karanlık. Kalemi kırıp, infaz verdiler suçsuza hep olduğu gibi. Yani can gitti hep olduğu gibi...
Tolgahan AKKOYUNLU


Bir fırtına ertesiydi gittiğin gün, tüm ümitlerin ertelendiği. Yalnızlığın miladı; ömrünün miadıydı. Nereye atsam kanadı ellerim, neyi tutsam parçalandı. Hoyrat bir acının düzenli nöbetleri başladı sonra, saati şaşmayan ve saadeti şaşıran ve bir damla hasretindi aslında bardağı taşıran. Katlanılmaz olan sadece yokluğun değil, en çok da beraber iken dinlediğimiz şarkılar, inadına buruk, inandına hüzünlü. Her hayalim iki kişilikti benim bu yüzden olmuyor artık üstüme, eğreti duruyor her sevincim. Yabancı artık yazdığım şiirler, sahipsiz hepsi. Dön demem, demeyeceğim, çünkü biliyorum ki yine aynı yerden kıracaksın kalbimi. Zaten dikiş tutmaz hislerim varken; bırak kan kaybından ölsün yüreğim. Belki böylesi ikimiz içinde en iyisi olur, ben aşkın azabından kurtulurum sen vicdan azabından...

Kalmadı... kaybedecek, kaybetmekten korkacağım hiçbirşeyim kalmadı. Üzme sırası sendeydedi. Şimdi sende savdın sıranı. Peki bundan sonra ne olacak...

Dardayım. Kimseye anlatamadığım bir darlığın içindeyim. Güneş bir tek benim için doğmuyor sanki. Üzerime ölü toprağı atılmış gibi. Evim başıma yakılırmış gibi. Gözlerim görmez, kulaklarım duymaz, dilim lal olmuş gibi. Ellerimin titremesi geri geldi. Geceleri yine uyuyamıyorum. En sevdiği oyuncağını kaybeden çocuk gibiyim. Böyle hani annesi babası soru sorduğunda onlara gülmeye çalışır da gözleri dolar ya, işte tam da öyleyim. Babasında azar işitirken halının desenlerini inceler gibiyim. Böyle sessiz, mahsun, bıkkın bir haldeyim. Kendime kızgın, hayata küskün bir haldeyim. Dışım gülerken kafamın içi, yüreğim hüngür hüngür ağlar bir haldeyim. Dışarda herkese gülücükler dağııtıp poliyannacılık oynayıp, evde kokunun hala durduğu yastığa kafamı gömüp, gözlerimden akan bu ara biraz daha tuzlu olan suyla ıslatıyorum. Şimdi gözlerim herkesi sana benzetiyor. Galiba gözlerim iyice bozuluyor. Galiba bende bana ait olan hiçbirşey kalmadı. Ben de kalan herşey artık sana ait...(T.A)

Seni sevmek ölmek gibiydi. Hani görürsün, duyarsın, ama dokunamazsın ya işte öyle birşeydi. Birisi gelip başında bir Fatiha okusun diye beklersin. Her ruhuna hediye eyledim, haberdar eyle allahım cümlesinde, acaba o da bana okumuş mudur diye bekleyen ölüler gibi beklemekti seni sevmek. Yeter deyip isyan edersin ya, hani duvarların içinden geçercesine koşarak uzaklaşmak istersin ya olduğun yerden, çevrenden işte öyle birşeydi seni sevmek. Hani her canın yandığında seni sarıp sarmalayacak bir çift kol ararsın ya işte seni sevmekte öyle birşeydi benim için. İçimden sana doğru yürümek gelir, ama yapamam. Kollarıma artık hasreti sardım. Dizlerime binen yükler çoğaldı. Yıkıldım olduğum yere. Kalkamıyorum. Artık çabalamıyorum da kalkmak için. Ürkek ve mahcup bir şekilde, aldatılmış çocuk yüzleri gibi kaldım öylece. Adını haykırdım gecenin yüzüne, ümitsiz ve çaresiz bir şekilde. Gece de anlamadı beni. Her defasında daha da ağır geliyor üzerime. Ama yoruldum artık. Gücüm yok. Takatim yok. Sabrım yok. Zamanım yok. Bitti yolun sonu göründü. Çıkmaz sokaktayım artık. Benim için daha ilerisi yok. Yıkılmaz bir duvara denk geldim. Benim o duvarı yıkacak gücüm yok. Yıkmaya çalışsam yapamayacağım. Yıksamda altında kalacağım. İşte bu yüzden yolun sonu. Mutlu sonlar sadece filmlerde, dizilerde, masallarda oluyormuş. Bizim ki masal değilmiş. Bunu anlamam çok acı oldu. İçimde gizlice yanan bir yangının közlerini taşıyorum artık. İçim acıyor. İçim yanıyor. Ve ben bittim... ( T.A )

Ey Yar...!
Şahadetim ol; Her nefeste seni söyleyeyim.
Orucum ol; Hep seni tutayım.
Haccım ol; Koşa koşa sana geleyim.
Ama asla Zekatım olma çünkü değil 40 da 1 ini saçının telini değişmem kimselere...

Hayat sen ne kadar ilginçsin. İçim parça parça iken gülüyormuş gibi yapmak sorunda bırakıyorsun beni...