
Evinizden sağlık, mutluluk, huzur, sevgi, saygı, birlik ve beraberlik eksik olmasın inşallah günaydın…

Bembeyaz yagan bir karin, ne yasanmissa yasansin, gecmisin tüm hataIarini örtügü gibi Ramazan ayının da senin tüm hataIarini örterek hayırIi yeni bir geIecek umud doIu yeni bir basIangica vesiIe oImasini diIerim. herkeze

gunaydın

Biraz değiştim,
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar?
Değiştim?
Unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
Bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
Ben benimle savaşıyorum,
Seninle değil?
Sonucu kılıcı kuşananından belli olan bir savaşın,
ne kazanabileni ne de kaybedeniyim?
Sorun değil?
Elbet Alışırım?
Biraz alıştım.
Her şey kadar, her kez kadar, sen kadar?
Alıştım!
Varlığını istemediğim tüm eksik yanları
Ve çokluğunu da, yokluğunu da istemediğim
iki arada bir derede duyguya alışıyorum?
Bir yanım bırak diyor bir yanıma
Kesin değil! Henüz tanıştık?
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar?
Tanıdığımı sandığım bana daha yakınım artık
Duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda
Ve aynalarda ağlarken gördüklerim kendi tarafımda
Bir yanım memnun oldum diyor,
bir yanım tanıyamadım daha
Samimi değil?
Bir hayli kırıldım?
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar?
Canıma batan her halin felç gibi indi bedenime
Gözlerimden tut da ciğerlerime kadar kırgınım?
Aslında ne sana, ne olanlara?
Kendime kırgınım!..
Maziye hiç değil, âna kırgınım
Anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına
Dinlediğim şarkılarda bana seni anımsatan şarkıcılara
Beni anladığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşuna
Bir hayli kırgınım?
Beni ben kırdım oysa?
İyi değilim.
Galiba yoruldum?
Her şey kadar, herkes kadar, sen kadar?
Kalbime, kalbimi kanıtlamaktan
Ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan
Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum
Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!..
Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum.
Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık
Ki Seni sorgulamamasını nasıl beklerim?..
Toprağa bakan yanım senden zaten ayrı
Sana bakan yanımsa toprakla aynı
Hıh! Ne yaparsan yap, gördüğünün seni görmesini bekleyemezsin!
Gözlerim yorgun?
Dudaklarım, dudaklarım hissiz?
Dokunulmadan geçen yıllar bana ağır?
Sarılmadan geçip giden uğurlamaların, kavuşmaları hep beklentisiz
Söyleyemediklerini söylesende şimdi
Sesine aşina yanım, onca sessizlikten sonra artık sağır!
İsteyerek değil?
Çok çalıştım
Paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı git izine
Beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkiye
Ve bence bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen
Daha öncede gitmiştim?
Çok çalıştım?
Paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı git izine
Beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkine
Ve bende bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen
Gitmek için, bitmek için, sana huzur vermek için
Çok çalıştım
Daha öncede gitmiştim
Kendi isteğimle
Anladım ki daha önce sevmemiştim!
Çok çalıştım inan
Değişen yanımın aslında hep aynı olduğunu göstermeye
Her defasında daha da tozlanan canımı kırmadan korumaya
Ve alışmaya kendime
Bu göz gözü görmez dumanlı halime
Çok alışmaya çalıştım hem de
Tanıştım seninle doğan yanımla da, ölen yanımla da
Birini yaşattım! Yaşatıyorum da hala
Ama diğerinin ölmesine engel olamıyorum da
Yorulmak, dinlenmekten geçmiyor
An be an çöküyor, insanın içindeki güç
Işığı sönüyor
Beyaza dönüyor rengi git gide
Hissizleşiyor
Ne yormak istedim Seni,
Nede yormak kendimi
Çok çalıştım
Gitmeye de kalmaya da
İkisi de aynı acı, ikiside rezil
Daha öncede gitmiştim
Ama böyle kalarak değil
Böyle kalarak değil...

Selamun Aleykum ve Rahmetullah ve Berakatuhu. Allah C.C. rahmeti, Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem şefaati cümlemizin üzerinde olsun, hayırlı sabahlar.

PEYGAMBERİMİZİN HAYVANLARA MERHAMETİ
Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve bir merhamet denizi olan Sevgili Peygamberimizin şefkat ve merhameti sadece insanlara mahsus değildi. Hayvanları da kapsıyordu. Çünkü, onlar da can ve ruh taşıyordu.
Peygamberimiz, Cahiliye Araplarının bu konudaki çirkin âdetlerini de kökünden kazıdı. Hayvanların da merhamete muhtaç olduklarını öğretti.
Araplar, hayvanlara çok kötü ve merhametsizce hareket ederlerdi. Canlı hayvanları ok atışlarında hedef dikerler, kendi hayvanlarını diğerlerinden ayırmak için kulak ve kuyruklarını keserler, hatta dağlarlardı. Çölde acıktıkları zaman canlı devenin hörgücünü yarıp bir parça yağ çıkararak pişirip yerler, susadıkları zaman da hayvanın damarını keser, bir miktar kan alırlar, tekrar dikerlerdi.
Peygamberimiz bütün bu alışkanlıklardan onları vazgeçirdi. Hayvana bir işaret konulsa bile, en az acıyacak yere konulmasını tavsiye etti.
Peygamberimiz hayvanlara fazla yük vurulduğunu, aç ve susuz bırakıldıklarını veya bünye ve yaratılışlarına aykırı bir işte kullanıldıklarını görünce, bunu yapmamalarını söylerdi.
Peygamberimiz insanlarla konuştuğu gibi, aynı şekilde hayvanların dilini de anlardı. Onlarla konuşur, dertlerini ve şikâyetlerini dinlerdi. Çünkü hayvanlar Peygamberimizi tanırlardı.
Temim ed-Dârî anlatıyor:
"Peygamberimizle birlikte oturuyorduk. O sırada bir deve koşarak geldi. Peygamberimize yaklaştı. Başı ucunda durdu. Bunu gören Peygamberimiz:
"Ey deve sakin ol. Doğru söyle, doğru söylersen senin yararınadır, yalan söylersen zararına olur. Hem de Allah bize sığınanı güvende kıldı, artık sen güven altındasın. Bize sığınan mahrum kalmaz' buyurdu.
"Biz, 'Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?' dedik.
"Sahipleri onu kesip etini yemek istemişler. O da kaçmış, Peygamberinize sığındı' buyurdu.
"Biz bunları konuşurken devenin sahipleri koşarak geldiler. Deve onları görünce tekrar Peygamberimizin yanına sokuldu. Korunmasını istedi. Bunun üzerine adamlar:
"Yâ Resulallah, bu bizim devemizdir. Üç gün önce kaçtı. Onu arıyorduk. Sonunda yanınızda bulduk' dediler.
"Peygamberimiz: 'Ama o sizden çok fena şikâyet ediyor' deyince:
"Ne diyor, yâ Resulallah?' diye sordular.
"O yanınızda güven içinde büyümüş, gelişmiş. Üzerinde yıllar boyu yaz aylarında otlu ağaçlı ülkelere, kış aylarında sıcak memleketlere yük taşımışsınız. Büyüdükten sonra ondan yavru almak istemişsiniz. Allah ondan size bir sürü deve nasip etmiş. Bolluk senesi gelince onu kesip etini yemek istediniz değil mi?'
"Doğru yâ Resulallah. Vallahi böyle oldu' dediler.
"Peygamberimiz:
"Sahiplerine bu şekilde güzelce hizmet verenin mükâfatı bu mudur?' deyince;
"Yâ Resulallah, onu gerçekten kesmeyeceğiz' dediler.
"Peygamberimiz, 'Yalan söylediniz. O size sığındı, yardım istedi, kabul etmediniz. Ben ise sizden daha merhametliyim. Allah münafıkların kalbinden merhameti çıkarmış, mü'minlerin kalbine koymuştur' buyurdu ve deveyi onlardan yüz dirheme satın aldı, sonra da deveye döndü:
"Ey deve, haydi git, Allah rızası için serbestsin, sana kimse dokunamaz' buyurdu.
"Deve, Peygamberimizin başının üzerine eğildi ve dua eder gibi yaptı. Peygamberimiz de; "Âmîn' dedi.
"Deve tekrar dua etti. Peygamberimiz yine:
"Âmîn' dedi.
"Sonra tekrar dua etti. Peygamberimiz yine:
"Âmîn' dedi.
"Dördüncü kez dua edince Peygamberimiz ağladı.
"Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?' diye sorduk.
"Peygamberimiz şöyle buyurdu:
"Ey Peygamber, Allah İslâmdan ve Kur'ân'dan size hayırlar versin' dedi. 'Âmin' dedim.
"Sonra 'Siz beni rahat ve huzura kavuşturduğunuz gibi, Allah da kıyamet gününde ümmetini korkudan kurtarsın, rahat ve huzura kavuştursun' dedi. 'Âmîn' dedim.
"Daha sonra, 'Allah ümmetinin kanını düşmanlarından korusun' dedi, 'Âmîn' dedim.
"Daha sonra da, 'Allah ümmetinin helak oluşunu aralarında fitne fesat çıkararak birbirine silah çekmede kılmasın' deyince ağladım. Çünkü ilk isteklerini ben de Allah'tan istedim, Allah isteklerimi kabul etti, onları bana verdi. Son istediğini ise vermedi. Cebrail, Allah'tan ümmetimin birbirlerine silâh çekerek helak olacağı haberini getirdi. Olacakları kalem böyle yazmış. Allah'ın takdiri değişmez."
Peygamberimiz, hayvanların aç susuz bırakılmasına hiç razı olmazdı. Bir gün açlıktan karnı sırtına geçmiş bir deve gördü. Sahibini bulup ikaz etti:
"Hayvanlarınız hususunda Allah'ın sizi azaba çarptıracağından korkunuz."
Arapların eskiden beri yaptıkları bir âdetleri daha vardı ki, hayvanın sırtını hitap kürsüsü olarak kullanırlardı. Peygamberimiz bu âdeti de yasakladı ve şöyle buyurdu:
"Allah bu hayvanları, ancak güçlükle gidebileceğiniz yere kolayca gidebilmeniz için sizin emrinize verdi. Ayrıca yeryüzünü de yarattı. Diğer ihtiyaçlarınızı onların üstünde giderin."
Keyfi olarak hayvanlara, bilhassa kuşlara yapılan eziyetleri Peygamberimiz hiç hoş karşılamaz, onların hakkına dikkat edilmesini isterdi.
Bir sefer esnasında Sahabîler bir kaya kuşu gördüler. Yanında iki de yavrusu bulunuyordu. Birisi gidip yavrularını aldı.
Anne kuş gelip başlarının üstünde çırpınarak uçmaya başladı.
Peygamberimiz bunu görünce, "Yavrularını alarak bu hayvanın canını kim acıttı? Yavrularını yerine koyun" buyurdu.
Peygamberimizdeki şefkat, anne kuşun çırpınmasına, acı duymasına bile razı olmuyordu.
Hayvanlara acıyıp, şefkat gösterildiği takdirde sevaplı bir iş yapılmış olduğunu da belirten Peygamberimiz şöyle buyururlar:
"Kesilecek hayvan bile olsa, merhamet edene, kıyamet gününde Allah rahmet eder."
Canlılara gösterilen şefkat ve merhametin neticesinde Cenab-ı Hakkın bağışlayacağına dair bir hadis-i şerifi de Hz. Ebû Hüreyre'nin rivayetinden öğrenmekteyiz:
"Adamın biri yolculuk esnasında şiddetli bir şekilde susadı. Sonunda bir kuyuya rastladı ve oraya vardı. Su içtikten sonra kuyudan çıktı. Bir de gördü ki, susuzluktan dilini çıkararak soluyan bir köpek rutubetli toprak yiyor. Bunu gören adam, 'Beni kıvrandıran susuzluğun aynısı bu köpeğe de isabet etti' dedi.
"Sonra kuyuya inip ayakkabısına su doldurdu, getirip köpeğe verdi. Bundan dolayı Allah onun amelini kabul etti ve affetti buyurdu."
Sahabîler "Yâ Resulallah, hayvanlara iyilik etmekte bize bir mükâfat var mı?" diye sorduklarında, Peygamberimiz şöyle cevap verdi:
"Canlı bir hayvan için size mükâfat vardır." Peygamber Efendimiz zevk için kuşları avlamayı hoş görmemiş, varsa bu çeşit alışkanlıklardan uzak kalmamızı tavsiye etmiştir.
Bu hususta şöyle buyururlar:
"Kim sırf eğlence olsun diye keyif için bir serçe öldürürse, kıyamet gününde o serçe Allah'a şu şekilde şikâyette bulunur:
"Yâ Rabbi, bu kişi beni yemek ve benden yararlanmak için değil, sırf kendi zevki için boşu boşuna öldürdü."
Etinden, sütünden, yün ve derisinden istifade ettiğimiz kesim hayvanlarına da eziyet etmemek gerekiyor. Allah'ın bizim için yarattığı dilsiz ağızsız, kendini savunmaktan âciz hayvanlara iyi muamele yapmak hem insanî, hem de İslâmî bir görevdir.
Koyun, keçi ve sığır bu sınıfa girer. Efendimiz bu hayvanlara eziyet edilmemesi konusunda bizi uyarıyor.
Bir kasap koyunlarından birini kesecekti. Ancak ağılın kapısını açar açmaz koyun elinden kaçıverdi. Resulullahın bulunduğu yere kadar gitti. Kasap da yakalamak için peşinden koşuyordu. Koyunu yakaladı, ayağından tuttu, sürükleyerek götürmeye başladı. Durumu gözetleyen Peygamberimiz koyuna:
"Allah'ın emrine razı ol, sabret" derken, kasabı da uyardı:
"Sen de ey kasap, koyunu incitmeden götür."

Allahü teala'nın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun, Rabbim hayırlı, huzurlu, sağlık huzurlu bir gün nasip etsin.

Her şeye kadir olan Yüce Allah, bizleri, doğru yoldan ve sevdiklerimizden ayırmasın. Günaydın

Günaydın! Evinizden bereket, dilinizden dua, kalbinizden Rahman ve Resul aşkı eksik olmasın. Mutlu ve huzurlu günler dilerim

Rabbim hepinizin gönlüne göre versin rabbim vatanımızı milletimizi bayrağımızı askerimizi polisimizi hainlerin eline düşürmesin güç kuvvet versin bu cuma namazında da Şehitlerimize bir fatiha göndermeyi unutmayalım allahın rahmeti bereketi üzerinize olsun cumamız mübarek olsun

Dostlar ırmak gibidir
Kiminin suyu az, kiminin çok
Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca
Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya
İnsanlar vardır; üstü nilüferlerle kaplı,
Bulanık bir göl gibi...
Ne kadar uğraşsanız görünmez dibi.
Uzaktan görünüşü çekici, aldatıcı
İçine daldığınızda ne kadar yanıltıcı....
Ne zaman ne geleceğini bilemezsiniz;
Sokulmaktan korkarsınız, güvenemezsiniz!
İnsanlar vardır; derin bir okyanus...
İlk anda ürkütür, korkutur sizi.
Derinliklerinde saklıdır gizi,
Daldıkça anlarsınız, daldıkça tanırsınız;
Yanında kendinizi içi boş sanırsınız.
İnsanlar vardır, coşkun bir akarsu...
Yaklaşmaya gelmez, alır sürükler.
Tutunacak yer göstermez beyaz köpükler!
Ne zaman nerede bırakacağı belli olmaz;
Bu tip insanla bir ömür dolmaz.
İnsanlar vardır; sakin akan bir dere...
İnsanı rahatlatır, huzur verir gönüllere.
Yanında olmak başlı başına bir mutluluk.
Sesinde, görüntüsünde tatlı bir durgunluk.
İnsanlar vardır; çeşit çeşit, tip tip.
Her biri başka bir karaktere sahip.
Görmeli, incelemeli, doğruyu bulmalı.
Her şeyden önemlisi insan, insan olmalı...
İnsanlar vardır; berrak, pırıl pırıl bir deniz.
Boşa gitmez ne kadar güvenseniz.
Dibini görürsünüz her şey meydanda.
Korkmadan dalarsınız, sizi sarar bir anda.
İçi dışı birdir çekinme ondan.
Her sözü içtendir, her davranışı candan

misafir gelmis


Sadece susarak özlüyorum
Sadece susarak özlüyorum,
Özlüyorum seni,
Konuşurken ne garip.
Bir damla ter içinde buluyorum,
Ellerini istiyorum,
Yüzünü görmeden,
Seni görmek ne garip.
Yolları aşıp gelirken,
Sevmek ne garip aslında aşmışken.
Sözcüklerim varmıyor kendimi anlatmaya,
Ağır bir soğuk var,
Yokluğunu cehennem bilerek,
Soğukta yanıyorum.
Sense uzak, çok uzakta,
Kanım kadar yakınken bana.
Dokunsam, elim yanar oldu,
İçimin yanması bundan mı?
İçim yanıyor,
Susuyorum,
Kana kana içmek varken,
Gece karanlığında halbuki.
Sadece susarak özlüyorum,
Özlüyorum seni.

Kaç saat geçer böylece bilmem
Bir el dokunur omuzlarıma
Başımı kaldırırım bir siluet belli belirsiz
Haydi baba der gitme saati.
Kalkarım sendeleyerek, yüküm ağır belli ki
Evin yolunu tutma vaktidir şimdi
Yürürüm yavaş yavaş dizlerim mecalsiz
Gücendirmem, bir sağından giderim yolun, bir solundan
Her kaldırım taşını ziyaret ede ede.
Savrulurum fırtınaya tutulmuş sandal gibi
Bazen alabora olurum, birisi tutar kaldırır elimden.
Her yerde seni görürüm, her şeyle iç içe
Sanki afişlerinle donanmış tüm caddeler
Ama uzanırım dokunamam erişilmez hayaline.
Bir hasret türküsüdür mırıldanırım içimden
Yürürüm yürürüm nereye gittiğimi bilmeden.
Sabah güneşin ışıkları vurur gözlerime
Kim yatırdı beni, kim çıkardı seni üstümden
Bir dönme dolap döner durur ben kefesinde
Her gün seni yaşarım, her gün yeniden yeniden

Kaç saat geçer böylece bilmem
Bir el dokunur omuzlarıma
Başımı kaldırırım bir siluet belli belirsiz
Haydi baba der gitme saati.
Kalkarım sendeleyerek, yüküm ağır belli ki
Evin yolunu tutma vaktidir şimdi
Yürürüm yavaş yavaş dizlerim mecalsiz
Gücendirmem, bir sağından giderim yolun, bir solundan
Her kaldırım taşını ziyaret ede ede.
Savrulurum fırtınaya tutulmuş sandal gibi
Bazen alabora olurum, birisi tutar kaldırır elimden.
Her yerde seni görürüm, her şeyle iç içe
Sanki afişlerinle donanmış tüm caddeler
Ama uzanırım dokunamam erişilmez hayaline.
Bir hasret türküsüdür mırıldanırım içimden
Yürürüm yürürüm nereye gittiğimi bilmeden.
Sabah güneşin ışıkları vurur gözlerime
Kim yatırdı beni, kim çıkardı seni üstümden
Bir dönme dolap döner durur ben kefesinde
Her gün seni yaşarım, her gün yeniden yeniden

Beni çok merak etmeni istiyorum. Ne yapıyorum, nasılım, kiminleyim diye beyninin her hücresiyle beni düşün. Evde otururken aklına ben geleyim o an. Elin telefona gitsin. Ama “nasılsın” sorusunu soracak yüzü bulama kendinde. Hemen telefonu diğer koltuğa atmanı istiyorum. Kafan takılsın bana. İyice aklına düşmek istiyorum o gün. İyice beynini kemirmek istiyorum işte. Hani beraber dolaştığımız sokaklar vardı ya. İşte arkadaşlarınla dolaşırken oralara girmeni istiyorum. O an duraksa. Biraz da yüzün düşsün işte. Gözlerini kapatıp o sokakta yaşadığımız onca şeyleri en ufak ayrıntısına kadar hatırlamanı istiyorum. Sonra da arkadaşlarına dönüp “başka yere gidelim mi?” sözlerin dökülsün dudaklarından. Biraz da kısık sesle. Boğazın düğümlenerek söyle o sözleri. O günün akşamında yemek yemeye iştahın kalmasın istiyorum. Yatağına uzanıp müzik dinleyerek, tanıştığımız günden itibaren her şeyi o an, o yatakta yaşamanı istiyorum. Gözlerin dolsun. Belkide o yastığı sırılsıklam edene kadar ağla oracıkta. Pişman ol. Bana karşı yaptığın her şey için pişman ol işte. Lanet et her şeye. Söv, küfürler et o an. Uykusuz kal o gece. Havanın aydınlanmasını bekle. Ondan sonra uykuya dal. O gün uyandığında, arkadaşlarını arayıp “bişeyler yapalım mı?” demeni istiyorum. O gün buluşup kitapçıları dolaştığınızda ‘o’ kitaba rastlamanı istiyorum. Kalbin ‘al o kitabı satırlara göz at’ derken, beynin ‘hayır o kitaba sakın uzanma üzüleceksin’ desin. Ve sen de her acı çeken insan gibi kalbinin sözünü dinlemeni istiyorum. O satırları göz ucuyla okumanı istiyorum. O yatağın içinde sana okuduğum satırları işte. Boğazın düğümlensin. Ve ilk göz yaşınla o sayfayı ıslatmanı istiyorum. Ağlayarak eve git. Etraftakilerin gözleri senin üzerinde olmasına aldırma. O an sadece ağla ve yeniden buluşmamız için düşünmeni istiyorum. Eve gittiğinde, evdekilerle tartışmanı istiyorum. Odana kapat kendini. Sonrada sana karşı yaptığım onca fedakarlıkları, onca güzellikleri düşün. Herhangi bi şarkı açarak kendini iyi hissetmeye çalış, yatağına uzanarak işte. Ama şarkının ritmi ne olursa olsun canın yansın istiyorum. Melodileri canını çok yaksın. Çok pişman ol.
Tıpkı benim de olduğu gibi.

Sonra dersin ki ;
Neden bu kadar çok sigara içersin ?
İçerim işte ………
Ben yazmayı pek bilmem dünya güzelim
Sadece geceler ışığı kovalarken
gelir aklıma birkaç kelime,
Şafak söker ben hala oturduğum yerde sayıklarım baş harfini ,
Bazı bazı dem tutar kirpiklerim
Dans eder damlalarla ,
Bir türkünün ezgisi gibi temizlenir gözbebeklerim….
Garip gelir akşamlara kadar başını beklediğim günler ,
Sen okulda istikbalini gözlerken
Ben dışarda hapis beklerim bulutlarla başbaşayken ….
Cok düşünürdüm o vakitleri ,
Saçların omuzlarına elbise olduğu zamanlar hani
İnadına topladığın halde
Çok da güzel gelirdin gözlerime
Öyle ya ;
Türkü gibiydi saçların,
Türkü gibiydi gözlerin…..
Sen bakmaya doyamazdın ben türküleri mi söylerken ,
Her yazdığımı sana dinletirdim,
Bilmezdim ben nerde ne koyulacak ….
Virgülle noktayı hep sevgili zannederdim…
Biri kaybolurken öteki yok olacak …..
Ben yazar hüzünlenirken ,
Sen ayır su kelimeleri derdin …..
Ulan imlanın sırasımı derken
Sen karalayıverirdin….
Şimdilerde daha çok karalar oldum hatalarımı geldikçe aklıma ….
Sonra dersin ki ;
Neden bu kadar çok sigara içersin?
İçerim işte…….
Çünkü küfür sevmezdim ben ama ,
Babam öğretti sayıp savurmayı ,
O da sevmezdi zaten
Hayırsız olmasaydı evladı……
Yorgunum dünya güzeli ,
Yoruldum bahar sabahım….
Yoruldum da ota boka kızdıkça ,
Babamı hatırlayacağım….
Ama söz veriyorum…..
Verdiğim sözleri sözlükten bakıp yazacağım……..
Ben yazmayı pek bilmem dünya güzeli,
Zaten yazsam da anlamazsın ,
Canım sıkıldımı karalarım ,
Ona da oturup gözyaşı akıtırsın…
Sonra dersin ki;
Neden bu kadar çok sigara içersin?
İçerim işte……….

Şiir gibi bakan kadınlar ..
Şiirden anlayan adamları sevmeli ..
Sevmeli ki..
Ziyan olmasın o mısralar

Yağmuru sevdiğini söyIüyorsun, yağmur yağdığında şemsiyeni açıyorsun rüzgâri sevdiğini söyIüyorsun, rüzgâr estiğinde pencereni kapatıyorsun; korkuyorum çünkü beni sevdiğini söyIüyorsun.

Seni düşünüyorum, güneşin ışıkları denizden aksedince
Seni düşünüyorum, ayın pırıltıları kaynaklara vurunca.
Seni düşünüyorum, uzak bir yol üstünde tozlar havalanırken,
Karanlık bir gecede, dar bir tahta köprüde bir yolcu ürperirken.
Seni düşünüyorum, boğuk uğultularla orda yükselirken dalgalar.
Kulak kesilmek için koruluktayım, sık sık her şeyin sustuğu anlar.
Uzakta olsan bile ben senin yanındayım, sende yakınımdasın.
Güneş batıyor, biraz sonra, beni ışıtacak yıldızlar ne olurdu burda
Yanımda olsaydın

Bir şiir
Tek bir şiir yazmalıyım
Uyağı rüzgâr olan
Yağmura bürünmüş soluğu
Bir gün
Tek bir gün kalmalı
Benden kalacaksa geriye
Bir öpüş tadı dudağımda
Ve bir öpüş tadında
Olmalı o şiir de

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimiz için kutlu olsun



Yakalandığım en güzel hastalığın belki de tek kelime ile ifade edilmesiydi aşk. Her sızlattığı yara, ondan da azılı, ondan da acımasız… En umulmadık anda açtığı şefkat kolları da olmasa, kim katlanırdı ki bu illete? Yağmurun getirdiği toprak kokusunu, denizin kayalıklarla sevişirken çıkardığı o sesi, güneşin uyku mahmurluğunu alan tazeliğini, rüzgârın şevkle saran sadakatini, bulutların insan tahlil ettiren o şekillerini aşktan başka hangi duygu sunabiliyor ki insana? Sevgili mi? O, aciz bedene ayrı bir yürek sızısı değil mi zaten? Köre resim göstermeye çalışmak gibidir yâre aşkı sunmak, tattırmak, yaşatmak…
Yâr, benim savaşıma silahsız cepheler açma! Evvela aşkı hisset iliklerine kadar ve ona bulan etinle, kemiğinle. Ardından bul beni, herkesin unuttuğu anda. Önce aşka tutul, yandıkça bana tutun! İlk sen bul o mukaddes hissi. Sonra sığın onun koynuna ve bir gece yarısı çal kapımı.
Velhasıl sen bana aşkla gel sevgili, bana aşkla gel.

Adamlık, bir kadını bir ömür sevmekten geçer. Kadınlık da kendini bir ömür sevecek adamın değerini bilmektir. Kimin için yaratıldığını bilmiyorsun elbette ama bu hikâyenin başrolü sensin. Aşkı senin, acısı senin. Kimse içinde kopan fırtınaları anlamaz, anlamak zorunda da değil zaten. İnsanlar hep konuşur çünkü hayat senin, tasası onlarındır. Her şeye rağmen bilmediğim bir hikâyenin başrolünü oynuyorum. Sonu nereye gider belli değil, seveceğim kaç şarkı kaldı bilmiyorum. Herkes gibi, her şeyden habersiz yaşıyorum. Ne zaman karşıma çıkarsın, hangi şarkıda ilk dansımızı ederiz hiçbir fikrim yok. Ayrıntılara takılmaya gerek yok belki de… Hikâyeme katıldığın gün sarılır konuşuruz bunları.

uzaktan seviyorum seni
kokunu alamadan,
boynuna sarılamadan
yüzüne dokunamadan
sadece seviyorum
…
öyle uzaktan seviyorum seni
elini tutmadan
yüreğine dokunmadan
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden
şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni
yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden
en çılgın kahkahalarına ortak olmadan
en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan
öyle uzaktan seviyorum seni
kırmadan
dökmeden
parçalamadan
üzmeden
ağlatmadan uzaktan seviyorum
öyle uzaktan seviyorum seni;
sana söylemek istediğim her kelimeyi
dilimde parçalayarak seviyorum
damla damla dökülürken kelimelerim
masum beyaz bir kağıtta seviyorum








