






🤔💬✍👈
Hepsini hatırlıyorum.
Ta ilkokuldan itibaren okuduğum bütün sınıflardaki sıra arkadaşlarımın isimlerini sayabilirim.
Ne hoş anılardır onlar.
Lakin korona belâsı artık sınıflarda çocukları sıra arkadaşlığı’ndan mahrum bırakacak.
Çünkü çocuklar tek kişilik sıralarda oturacak. Büyük bir kayıp bu.
Çok sürmez inşallah🤲

✍✍👈
Doğalgazdan daha mühim bir keşif ve tespit var ortada, duydunuz mu? “Mutlu olanlar, Saray’a kapıkulu olanlardır.” Vallaha alındım doğrusu. Ne Saray’ın kapısını bilirim, ne de ömrümde Çankaya Köşkü’nün yolunu. Ama mutluyum. Çünkü Türk’üm diyorum. Bir diyebilsen, sen de mutlu olacaksın bey.
Yapma çocuk...
Yunan’ın kabadayılığı tuttu. Tam da Zafer Haftası’nda geçmiş karşımıza: - Var mı bana yan bakan diyor. Sonra görüyor ki pabuç pahalı, bu defa abilerini yanına alıp: - Var mı bize yan bakan? Ay, çok korktum.
Yâhu Yunan!.. Sivil halkını tenzih ederim ama söyle o komutanlarına, 9 Eylül’e çeyrek var. Bu defa Ege’de degil Akdeniz açıklarında denize döküleceksin. Seni bırakıp ilk kaçanlar da Arap abilerin olacak... Hele öbür abin, adı üstünde zaten: Fransız... Seni saniyede satacak.
★
Başka abin var mı? Var... Adına Birlik diyorlar, Avrupa Birliği. Sakın ona da güvenme. Senin bu yüzsüzlüğünden, yılışıklığından, o da bıktı usandı... Kaldı ki o birlik, kendini Avrupalı yapan bütün özelliklerini kaybetmiş, kaypak ve güvenilmez bir kurum olmuştur.
★
Bak Yunan! Arada bir gelip kulağıma bir şeyler söyleyip kaçıyorsun. Ve her seferinde beni çok güldürüyorsun...
- Niye gülüyorum? E çünkü hep ne mal olduğunu fısıldıyorsun kulağıma, sicilini sayıp döküyorsun... Söyleyecek bir laf bırakmıyorsun bana... Öyle güldürüyorsun ki, suratına iki tokat atacak takat bırakmıyorsun insanda... Ne muzip bir kabadayısın sen... Vursam, beni ayıplayacaklar yâhu. Hadi hadi, bırak bu hokkabazlığı da gel Boğaz’da birer balık yiyelim👌👈





✍👈
Yaklaşık 4 yıldır sanal alemde geziniyorum,
ve gördüğüm genel durum şudur:
Burası yalan dolan burada ciddi kimse yok diyenler çoğunlukta.
Evet haklı olabilirsiniz
fakat şöyle bir durum daha var :
Her ne kadar burası sanal bir yer olsa da
burada yazı yazanlar birer insan.
Nasıl ki gerçek hayatta iyi ve kötü kişiler varsa burada da olacaktır.
Belki buralarda kötülük biraz daha fazla olabilir lakin bu demek değildir ki İYİ VE GÜZEL KALPLİ İNSANALAR buraya gelmez.
Gelir.
Örneğin şu an bu cümleleri okuduğuna göre
sen de buradasın.
Sen kötü biri misin?
Biz iyi olalım ve iyilerle muhatap olalım.
Kötü zaten her yerde kötüdür
Ve bu yazıyı okuyan güzel insanlara
merhaba diyorum..
Merhaba yüreği güzel olanlara.
Para, pul ve lüks hayat bir yere kadar..
İlle de aşk diyenlere merhaba.
Saygıyı kendine şiar edinenlere merhaba.
Güzelliğin yüzde değil
ÖZDE olduğunu bilenlere merhaba.
Yalan dünyanın zevklerini bir kenara itip,
Sevgiyi isteyenlere merhaba..
Aşkın Yaşı olmadığını bildiği için yaştan ziyade neyi ne kadar yaşadığına değer verenlere merhaba..
Kadının da erkeğin de önce birer insan olduğunu anlayanlara merhaba.
Merhaba yaşımdan,
işimden önce fikrimi ve ruhumu merak edenlere..
Eğer bu yazdıklarımı anlayabilen
ve bunu yüreğinde hisseden varsa
şimdi bir
MERHABA bekliyorummmm sevgiler....🙋
Alıntı



✍👌👈
Yaşlı kadın banka kartını bir bankacıya verdi ve ′′500 $ çekmek istiyorum′′ dedi.
Veznedar ona ′′2,000 $ 'dan az para çekmek için lütfen ATM' yi kullanın" dedi.
Yaşlı kadın nedenini bilmek istedi...
Veznedar banka kartını iade etti ve ona, ′′kurallar böyle; başka bir mesele yoksa lütfen ayrılın. Arkanızda uzunca bir kuyruk var" dedi.
Yaşlı kadın birkaç saniye sessiz kaldı; sonra kartı tekrar veznedara vererek, "sahip olduğum tüm parayı çekmek istiyorum′′ dedi.
Hesap bakiyesini kontrol ettiğinde veznedar şaşırdı. Başını salladı, eğildi ve saygı ile ona dedi ki: ′′Özür dilerim hanımefendi, hesabınızda 35 milyon dolar var ve bankamızın şu anda bu kadar fazla nakit parası yok. Randevu alıp yarın tekrar gelebilir misiniz?
Yaşlı kadın, "peki, ne kadarını çekebilirim?" diye sordu.
Veznedar ona, 250,000 dolara kadar herhangi bir miktar çekebileceğini söyledi. Kadın, "peki, lütfen şimdi 250,000 dolar alayım" dedi. Veznedar parayı saydı ve sonra yaşlı müşterisine çok dostça ve saygılı bir şekilde teslim etti.
Yaşlı kadın çantasına 500 dolar koydu ve veznedardan 249,500 dolar bakiyesini hesabına geri yatırmasını istedi.
💐 Yaşlı insanlara zorluk çıkarmayın; onlar bir ömür boyu kafa çalıştırdılar ve deneyim kazandılar.






✍✍👈
iftira
Lâfı-sözü dinlenen, ağzından çıkan her lâfa itibar edilen bir adam, bir başka adam hakkında; “iddia” mı desem, “iftira” mı desem, bir lâf etmiş...
Dedik ya, “lâfı dinlenen” biri... Ağzından çıkan her söz; “durgun suya atılan taş”ın oluşturduğu “halka”lar misali; halka halka, sokak sokak, mahalle mahalle, şehir şehir yayılıp, bütün ülkede duyulmuş...
Ve tabiî; adı geçen şahıs hakkında kimi “buğz” etmiş, kimi “kin” duymuş, kimi de öfkelenmiş!..
Anlayacağınız;
Bu “hınç”ların ardından, bir “linç” kampanyası açılmış adam hakkında... Gıyabında, çoktaan “hüküm” verilmiş... Bu “yargısız infaz”ın sonunda; hani adamı ellerine geçirseler, bir kaşık suda boğacaklar!.. “Aleyhinde” böyle bir hava oluşmuş yani...
Günler, haftalar ve hatta aylar böyle geçip giderken; “sözü dinlenir adam”, bir hata ettiğini farketmiş... Ağzından çıkan sözün, bir “iftira” olduğunu anlamış...
Anlamış, anlamasına da;
Ok yaydan fırlamış bir kere...
BEN ETTİM, SEN ETME!
Yine de, “dürüst ve imanlı” bir adammış... “Pişmanlık” duyup, başlamış kıvranmaya... “Ne yapsam, ne etsem de kendimi affettirsem?” diye düşünürken, karar vermiş; gidip “özür” dileyecek...
Düşündüğü gibi de yapmış...
Gitmiş “iftira” attığı adamın yanına... “Ne olur” demiş; “Ben ettim, sen etme!.. Bir halt işledim, ne olur beni affet!”
“Olur” demiş adam; “Özrünü kabul ederim ama, bir şartla!”
Adam, sevinçle bağırmış;
“Ne istersen yaparım... İstersen kölen bile olurum!.. Yeter ki beni affet!”
Adamcağız, bir “çuval” bulmuş, içine de “kuş tüyleri”ni doldurup, ağzını bağladıktan sonra; “Hadi” demiş, “Şu dağa çıkalım!”
Çıkmışlar... Dağın “en rüzgârlı tepesi”ne geldiklerinde, adam çuvalın ağzını açmış, “kuş tüyleri”ni boşaltmaya başlamış!..
“Kuş tüyü” bu; hiç rüzgârda durur mu?.. Her birisi, ayrı bir yere dağılmış!.. Kimi Hanya’ya, kimi Konya’ya!..
Bu manzarayı şaşkınlık içinde izleyen adam, “bu işin nereye varacağını” merak ederken, çuvaldaki son tüyü de döken adam; kendisine “iftira” atan adama dönüp, demiş ki;
“Hadi, sıra sende... Rüzgârın dağıttığı şu tüyleri tek tek topla, doldur şu çuvala da, özrünü kabul edeyim!..”
Mümkün mü o tüylerin hepsini tek tek toplayıp da yeniden çuvala doldurmak!..
Elbette mümkün değil!.. Çünkü, “dağın her yanına” dağılmışlar!..
Adam; “Ben bunları nasıl toplarım?” diye düşünürken, “iftira”ya uğrayan adam, şöyle konuşmuş:
“Senin bana attığın iftira da, aynen bu tüyler gibi, ülkenin her yanına dağıldı... Sen, nasıl ki bu tüyleri tek tek toplayamazsan, ben de senin sözüne kanan insanlara tek tek anlatamam!

✍✍👈
Çölde devesiyle birlikte yürümekte olan bir çöl insanı güçlükle hareket eden, susuzluktan ölmek üzere olan bir adama rastlamış.
Adam Allah rızası için su istemiş. Devesinden inip bir çare adama suyundan vermiş. Suyu içen adam birden çöl insanını ittiği gibi deveye atlayıp kaçmaya başlamış. Çöl insanı arkasından bağırmış:
– Tamam deveyi çalıyorsun ama senden bir ricam var. Sakın bu olandan kimseye bahsetme.
Bu isteği anlamsız bulan hırsız şaşırmış ve neden diye sormuş…
– Eğer bu yaptığını anlatırsan, bu dilden dile yayılır ve insanlar bir daha çölde yardıma muhtaç birini görünce yardım etmezler.
Hayat akarken yaptığınız iyiliklere, kötülükle bile cevap verseler, yardıma ihtiyaç duyacak bir sonraki için yardımseverliğe devam etmek gerekir. İyilik gibi kötülük de bulaşıcıdır.

✍✍👈
Gazneli Sultan Mahmud,
Sultan Mahmud, Gazne'den kalkıp Hintliler'le savaşa gitti. Meydana gelince şaşırıp kaldı. Çünkü Hint ordusu çok kalabalıktı.
Canı sıkıldı. Bu sorunu nasıl aşacağını düşündü. Bütün planlarını değiştirdi. Savaş kafasındaki gibi olmayacaktı. Geceler boyu süren hazırlıklarını bitirdiğinde bir adakta bulundu:
Eğer bu orduyu yenersem elde edeceğim bütün ganimetleri fakirlere dağıtacağım...
Çok çetin bir savaştan sonra gülen taraf Sultan Mahmud ve ordusu oldu. Sayısız ganimetler elde edildi.
Hint ordusu arkasına bakmadan kaçarken, en ufak parçasına bile değer biçilemeyen bir hazine bıraktı... Sultan ganimetin büyüklüğünü görünce çok keyiflendi. Hemen "Vezirlerim gelsin" talimatı verdi.
Birkaç dakika sonra devletin önde gelen isimleri Sultan'ın karşısındaydı. Sözünü hatırlayan Sultan herkesi şaşırttı:
- "Bu ganimetleri yoksullara dağıtın. Çünkü savaştan önce adakta bulundum. Bu adağımı yerine getirmem lazım. Bana da bu yakışır."
Sultan'ın huzurundaki herkes ağız birliği etmişçesine bu karara itiraz etti... Homurdanmaları gören Sultan, vezirine "Ne konuşuyorsunuz? Fikriniz ne, açıkça söyleyin!" diye sordu...
Sesi titreyen vezir "Bunca mücevher, bunca altın değer bilmez bir avuç yoksula verilir mi? Ya askere verelim memnun olsun, düşmanına kinlenerek savaşa hazırlansın ya da emredin hazineye götürelim..." cevabını verdi.
Sultan, vezirinin açık konuşmasını sevdi. Ama "Adağımı yerine getirip yoksullara mı dağıtayım?", yoksa "Askerlere pay verip kalanını da hazineye mi aktarayım?" sorularının cevabını bulamıyordu. Akıl danışacağı kimse de yoktu...
Çaresizce düşünürken, ordunun içinde dolaşan zeki bir MECZUP olduğunu bildiği Hüseyin'i gördü. Yüzü güldü. "Hah... Şu meczubu yanıma getirteyim, ona sorayım, ne derse onu yapayım. Çünkü o ne asker tanır ne de Sultan. Söylenecek sözü sakınmadan söyler" dedi yüksek bir sesle...
Hüseyin az sonra Sultan'ın karşısındaydı. Zeki olduğu her halinden belliydi. Sultan Mahmud olan biteni noktasına virgülüne dokunmadan anlattı.
Dikkatle dinleyen meczup, diz çöküp yere oturdu.
Başını iki elinin arasına aldıktan sonra konuşmaya başladı:
- Sultanım, şimdi iki şeyden birini yapmak gerek.
Eğer bir daha Allah'a işin düşmeyecekse merak etme; bunların dediğini yap, adağını düşünme.
Yok, bir zaman gelecek, yine işin ona düşecekse utan, onlara uyma sakın, adağını yerine getir. Madem Allah sana yardım etti, işini düze çıkardı; demek ki kendisine düşeni yaptı.
Sana düşen iş nerde peki?
Niçin sözünü yerine getirmiyorsun?
Meczup cevabıyla hem Sultan'ı hem de devlet erkanını şaşırtmıştı!
Sultan hiç düşünmeden ele geçirdiği bütün ganimeti yoksullara dağıttı...
🤲👈



✍✍👈
Yavuz Sultan Selim ve Aşk
Yavuz Sultan Selim Han, Mısır’ı fethettiğinde bir süre orada kalır. İdareyi eline alıp kendi hâkimiyetini yerleştirmek için bu elzemdir. Bu sırada bir çadırda kalıyor.
Çadırı süpürüp temizleyen, yemeği yapan Mısırlı bir cariye vardır ki, Yavuz Selim Han sabah çıkınca, cariye geliyor, akşama kadar çadırı temizleyip yemekleri hazırlayıp gidiyor, akşam olunca da Yavuz Selim Han çadırına dönüyor.
Cariye nasıl olduysa bir kaç defa Yavuz Sultan Selim Hanı görür ve Ona âşık olur. Cariyenin aşkı dayanılmaz boyutlara ulaşıp da kalbine sığmaz hale gelince, ne yapacağını bilemez halde Halifeye açılmaya karar verir.
Halifenin karşısına çıkma cesaretini kendinde bulamadığından, yazıyla ilân-ı aşk etmeye karar verir. Ve üç kelimelik bir not yazarak Halife hazretlerinin yatağına bırakır. Notta sadece üç kelime yazılıdır:
“Seven gönül neylesin?”
Akşam çadırına gelip de yatağının üzerinde küçük bir kâğıt parçası bulan Yavuz Sultan Selim Han, kâğıdı okuyunca bu notu yazanın, çadırını süpüren cariye olduğunu anlar. Ve kâğıdın arkasına cevabını yazar:
“Hiç durmasın söylesin.”
Kâğıdı aynı yere bırakır. Sabah olunca da çıkıp gider. Bir müddet sonra cariye hanım, temizlik için çadıra geldiğinde ilk iş olarak kâğıdı arar. Kâğıdı bıraktığı yerde duruyor bulur.
Kaparcasına kâğıdı alıp okuduğunda heyecanı bir kat daha artar. Halifenin cevabından cesaretlenen cariye, kâğıdı çevirip dünkü notunun altına şu cümleyi ekler:
“Korkuyorsa neylesin?”
Akşam olur. Halife çadıra döner. Kâğıdı okur ve cevabı yazar:
“Hiç korkmasın söylesin.”
Sabah bu cevabı okuyan cariye artık kararını vermiştir: Aşkını bu akşam halifeye söyleyecek. Ne olacaksa olsun artık. Ve o gün temizliği bitirdiği halde gitmeyip Halifeyi beklemeye başlar.
Yavuz Sultan Selim Han akşam çadıra dönünce cariyeyi kendisini bekler bulur. Cariye, Halifeyi görünce hemen ayağa kalkıp temenna durur.
Yavuz Selim Han “Buyurunuz, sizi dinliyorum” deyince, cariye tüm cesaretini toplamaya çalışırken, titreyen ellerini gizlemek için elleriyle dirseklerini tutarak kollarını kavuşturur.
Heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştur. Kalbi yerinden fırlarcasına atarken, titrek ve mahcup bir sesle: “Efendim…” der. “Cariyeniz… Size…” ve cümlesini tamamlayamadan yığılıp kalır.
Kalbine sığmayan aşkını söyleyemeden ruhunu teslim eden cariyenin, bu tertemiz aşkı karşısında Koca Halife gözyaşlarını silerek etrafındakilere şöyle der:
“Gerçek aşkı şu cariyeden öğrenin. Zira âşık, maşukunun yolunda olur ve o yolda ölür.”

Derviş ✍✍👈
Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir.
Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir... Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir.
Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır.
Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş.
Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar.
Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır.
Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.
Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı✍👈






Dost ateşi!
SON birkaç gündür içeriden yazmaya gayret ediyorum.
Derinliklere inmeden de gitmeye özen gösteriyorum. Durumun anlaşılması için çabalıyorum.
Kimseye "KÖTÜ" demeden "ELEŞTİRMEDEN" olanı biteni aktarmaya gayret ediyorum...
Türkiye'nin AVRUPA BİRLİĞİ ile özellikle de ALMANYA ile ÇATIŞMA halinde olduğunu yazdım. Sanırım yazan çizen de yok. Bunu kimseye karşı olduğum için yazmıyorum.
Sadece Türkiye'nin adımlarının anlaşılmasını istiyorum.
Tablonun tamamını görmek ve üzerine konuşmak sanki daha sağlıklı... 15 TEMMUZ sonrası çok bilinen ve önemli isimler ALMANYA'ya sığındı.
Bir zorluk da çekmediler. Kimi NATO subayı olarak kimi sivil olarak sığındı. İki ülke arasındaki sıkışan gazı, Osman Kavala üzerinden de 2017'de tutuklanan gazeteci Deniz Yücel üzerinden de görebiliriz. İstenirse gerginliği ifade edecek pek çok parantezin içi doldurulabilir. ALMANYA öteden beri İNGİLTERE ile TÜRKİYE arasındaki yakınlığı tarihsel ilişkiyi bildiği için ANKARA'yı Avrupa Birliği içine almadı. İstemedi.
Engelledi. Çünkü Türkiye 83 milyonluk nüfusu ve büyük ekonomisiyle girseydi, Londra- Ankara ortaklığı, AVRUPA'nın sahibi olacaktı. Son sözü söyleyen olacaktı. İstemediler. Bir sebep bulup durdurdular. Ama TÜRKİYE, AVRUPA için olmazsa olmazdı. Bunu da biliyorlardı.
Onlar için güzel yöntem ya terörle ya da iç siyasetle TÜRKİYE'yi AVRUPA'ya katmadan katmaktı! Düşünsenize Berlin Türkiye üzerinden Irak'la, İran'la, Suriye ile komşu oluyor!
AKDENİZ'e uzanıyor bir anda! Ya da Paris! Satranç böyle bir şey işte...
Tam da bu iklim devam ettiği için Türkiye LİBYA'da rol aldığı için bunu sahada gücüyle tesis ettiği için AVRUPA rahatsız. İngiltere Türkiye'nin adımlarını desteklese de Paris-Berlin hattında gerilim var... Bunu da saklamıyorlar. Gizli ambargo sürmekte. Ticaretten turizme kadar... Tam da bu evrede ALMANYA doğrudan sahne aldı.
Libya'da çatışan taraflara yasa dışı yollarla silah temin edilmesini önlemek üzere alınan Birleşmiş Milletler kararını denetlemek üzere Akdeniz'e asker gönderecek.
GEREKÇELERİ BU! Almanya, "Hamburg" adlı fırkateynini 250 askerle AKDENİZ'e indirecek.
Burada söylenmeyen üstü kapalı olarak geçilen nokta TÜRKİYE'NİN LİBYA'ya elini uzatmasıydı. Arazide mücadele varsa asker de silah da gider! AVRUPA hedef olarak belirlediği yerlere yollamıyor muydu?
Libya'daki silahlar nereden geliyor?
Ya askerler? Türkiye'nin destek verdiği oluşuma kim saldırıyor kim savaşıyor? Cevaplar net ve ortada.
Ama Türkiye'nin bu oyunda olması istenmiyor... Türkiye aşağıdan, İngiltere yukarıdan BASKI yaparak AVRUPA'yı sıkıştıracak. Bu istenmiyor. Bir de Türkiye'nin güç kullanması AFRİKA'nın Libya üzerinden AVRUPA'ya kapanması anlamına gelmekte...
Almanya LİBYA'ya gemi yollamakla kalmaz. Kalmayacak da. İçeriden de siyaseti etkileme alanı bulmak isteyecektir.
Ki bunu başka büyük güçler de yapar. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun son kurultaydaki çıkışı ilginç ve açıktı. Bence çok şeffaftı. Söylenmesi gerekenleri siyasi formatta söylüyordu.
Kemal Bey "DOSTLARIMIZLA İKTİDARA GELECEĞİZ" diyordu.
Herkes merak içinde "KİM BU DOSTLAR?" sorusunun peşine düşüyordu...
Açıkçası her şey ortadaydı.
Aranan bir cevap da yoktu.
Çünkü AVRUPA BİRLİĞİ ile hareket ederek Türkiye'nin yönünü belirlemek isteyenler değişik partilerde siyaset yapmaktaydı.
Bunda anlaşılmayacak bir durum da yoktu. Kemal Bey de Davutoğlu da, Babacan da, Karamollaoğlu da, Akşener de, Demirtaş da AVRUPA EKSENİNE karşı isimler değildi.
Türkiye'nin AVRUPA BİRLİĞİ'nden uzak bir ROTADA olmasını istemiyorlardı. Ankara ise bundan farklı düşünmekteydi. İngiltere belki daha sonra Amerika Birleşik Devletleri ile yeni bir ufka yelken açacaktı. Ama İNGİLTERE'nin Türkiye'ye büyük ihtiyacı vardı.
Eski dünya sistemi yıkılmış artık kimsenin dostluğundan emin olunamayacak bir evreye geçilmişti. ABD bile sağ elini uzatırken sol eliyle Londra'yı sallıyordu. Kaldı ki iki eski ortaktılar...
Uzatmayalım.
Türkiye'nin ekseni önemlidir. Siyaset de bu nedenle yapılıyor. Türk Devleti sınırlarını LİBYA'ya kadar esnetti. Herkes bundan rahatsız.
Almanya bu nedenle daha fazla arkada kalamadı gemi yollama kararı ile sahneye çıktı. Bizim gemilerimizin önünü kesip Libya ile irtibatı kesmek isteyecekler.
Fransızlar da yanlarında olacak.
Gerilim de artacak. İlk fırsatta YAPTIRIM yani AMBARGO'yu genişletmek için NEDEN ARAYACAKLARDIR...
Biraz hafıza tazelemekte fayda var...
Sayın Davutoğlu Başbakanken yapılan HAZİRAN seçimlerinde KOALİSYON ihtimali doğmuştu.
CHP ile birkaç kez görüşme olmuş hatta bir ara "BAŞ BAŞA YEMEK YİYORLAR. GALİBA
HÜKÜMETİ KURUYORLAR" söylentisi çıkmıştı. Öncesinde ise AK PARTİLİ bazı isimler "Görüşme uzun sürmez" diyerek koalisyon olamayacağını anlatmaya çalışmışlardı. Yine de Davutoğlu ve Kılıçdaroğlu vazgeçmiyor zorluyorlardı. Çıkış arıyorlardı.
Ancak Devlet Bahçeli sert tutum sergileyip KOALİSYONA kapıları kapatıyordu... Sayın Bahçeli ALMANYA ile yakın ilişkilerde olan bir TÜRKİYE istemiyordu.
Elbette bu söylenmiyordu. Bu dile getirilmiyordu. Ama gerçekte olan buydu. AK PARTİ'nin içinde de aynı kulvara girmek istemeyen çok isim vardı. Davutoğlu koalisyon GÖRÜŞMELERİNDEN SONRA "MHP İSTEMEDİ" diye açıklama yapıyordu... DURUMU ANLATIYORDU.
Peki bugün ne oluyordu?
BALYOZ DAVALARI sürerken emekli bir DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANI katıldığı cenaze töreninde bir gazeteye satır aralarında kalan bir açıklama yapıyordu... "Avrupa, DENİZ KUVVETLERİMİZİN güçlü olmasından rahatsız. İçimize kadar girdiler. İçeriden çökerttiler.
Canımızı yaktılar. Çok zaman kaybettirdiler" diyordu... Kaldı ki o zaman DONANMAMIZ AKDENİZ'de bu kadar güçlü değildi. Tam toparlanma halindeyken gelip darbe indirdiler...
Resmen donanmamız budandı...
AVRUPA güçlü Türkiye'nin kendi yoluna gideceğini LONDRA'nın da buna mesafeli durmayacağını kestirebiliyordu. Buna rağmen bir türlü TÜRKİYE'yi içlerine alıp çok daha güçlü bir AVRUPA BİRLİĞİ oluşturamıyorlardı. Bu toprakları dostça kucaklasalar bambaşka bir AVRUPA ortaya çıkacaktı.
SİLAHLI KUVVETLER olarak ABD'den sonra kocaman bir DEV sahne alacaktı. Ama yapmadılar.
Hep zorluk çıkardılar.
İşte o gün LİBYA ve AKDENİZ bu kadar gündemde değilken bile bunu yapmayanlar şimdi doğrudan ANKARA'nın karşısında.
Anlaşılması gereken denklem de bu... Şimdi ise Türkiye çok daha güçlü ve sahada. Bu nedenle bir şekilde AVRUPA tarafına çekilmesi gerekmekte. Bunu da CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun altını çizdiği gibi DOSTLAR MECLİSİ ile yapmak isteyecekler. AK PARTİ ve MHP dışındaki tüm siyasi oluşumlar AVRUPA ile yürümek adına birleşecekler. Her renkten isim HÜKÜMETİN karşısında olacak...
Karşıda birbirine benzemeyen ortak noktaları yok gibi görünen partiler olacak. DOSTLAR bunlar... Ve Ankara DOST ATEŞİNİ bir kez daha görecek... Ama biz bütün bunları Ayasofya, laiklik, mülteci krizi, Dolar-Euro-altın, sosyal medya yasası ve kadın cinayetleri gibi kavramlar üzerinden tartışacağız...
Hep aynı oyun yani. İzleyin görün..
