
Bir varmış, bir yokmuş diye başlayan her cümleyi masal sandık..
Ve ne zaman bu cümleyi kursa birileri; ellerimizi yanaklarımıza koyup merakla bekledik..
Yaşam serüvenimiz içerisinde sahip olduğumuz ne varsa bir gün yok olacağını düşünmeden dinledik..
Avcumuzun içine konulan şekerleri, devamı varmişçasina peşisira ağzımıza atarken öğrenmişiz aslında..
"Bir varmış, bir yokmuş.."

-Alo, Gordon Pizza mı?
-Hayır efendim Google Pizza!
-Yanlış numara galiba, kusura bakmayın.
-Hayır efendim numara doğru, Google olarak Gordon Pizza’yı satın aldık. Artık Google Pizza.
-Öyle mi? O zaman bir sipariş vermek istiyorum?
-Tabii efendim. Her zamankinden mi?
-İyi de, ne sipariş vereceğimi nereden biliyorsunuz?
-Biliyorum efendim. Son 5 keredir mantarlı, sosisli, sucuklu, kalın hamur istemişsiniz.
-Hım. Tamam o zaman, yine öyle olsun!
-Öyle olmasın efendim. Size onun yerine kuru domatesli, biberli sebzeli pizza göndersem?
-Neden?
-Bakıyorum da kolestrolünüz 300’ün üzerinde, üreniz de yüksek.
-Bunu nereden biliyorsunuz?
-Son check-up’ınız 15 gün önce imiş efendim, ona baktım.
-Tamam, anladık. Ama ben yine kendi siparişimi istiyorum. İlaçlarımı alıyorum zaten.
-Özür dilerim efendim, ilaçlarınızı da pek almıyorsunuz. 30 tabletlik kolestrol ilacınızı alalı 90 günü geçmiş.
-Sonra tekrar aldım, ay hem size ne?
-Sonra tekrar almamışsınız efendim, kredi kartı harcamalarınıza baktım.
-Yahu nakit aldım. Onun kaydı yoktur.
-Nakit de almış olamazsınız 45 gündür bankadan nakit çekmemişsiniz.
-A a! Belki başka bir nakit kaynağım var canım, nereden bileceksiniz?
-Olamaz efendim. O zaman vergi kaçırıyorsunuz demektir. Gelir vergisi beyanınızda başka bir nakit gelir görünmüyor.
-Yok artık. Yuh be!
-Sinirlenmeyin. Sadece size yardım etmek istiyorum efendim, asla kötü bir niyet yok.
-Biliyor musun? Artık gına geldi. Çekip gidicem dünyanın ücra bir köşesine, ne internet, ne Google, ne teknoloji kafamı dinleyeceğim. Yeter artık. Yeter be!
-Biraz zor efendim.
-A a! O niye o?
-Pasaportunuzun süresi dolmuş efendim.




Çok mu dahil ediyoruz kalbimizi en ücra muhabbetlerin ortasına.. Ya da az mı kalıyor vişne çürüğü tadında sevgiler kalbimizin bohçasında..
Bir standarda göre yaratılmamış kainattaki hiçbir tür.. O yüzden ayrımını yapamıyoruz kim kampanacı kim mukteza..


ÜÇ MAYMUN' UN GERÇEK HİKAYESİ
Elleriyle gözlerini, kulaklarını ve ağzını kapatan üç maymun sembolü ülkemizde
"Üç maymunu oynamak'' diye bilinir. Gerçeklere gözünü kapatıp başını derde sokmamayı, doğruları dinlemeden ve söylemeden kurnazlıkla aradan sıyrılmayı temsil eder. Oysa üç maymunun simgelediği değerler bundan çok farklıdır.
Üç maymunun kökenleri, eski Japon Koshin Folk geleneklerine dayanır.
Japonca isimleri Mizaru, Kikazaru, İwazaru olan bu üç maymun, bilge maymunlardır.
- İki eliyle gözünü kapatan maymun Mizaru, kötü gözle bakmamayı simgeler.
-Kulaklarını kapatan Kikazaru'nun mesajı, kötüyü dinlememektir.
-Ağzını kapatan İwazaru, kötü söz söylememeyi öğütler.
Düşünmeye değer!
Üç maymunu sorumsuzluk ve kayıtsızlığın sembolü gibi mi algılıyoruz, yoksa edepli, ahlaklı olmanın bir yolu mu ?
~
Doç. Dr Şafak Nakajima


'Kendi bahçesinde dal olamayanın biri, girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor...' - Özdemir Asaf


Isn't it amazing? 🎀



Dışarısı ayazken kalbinin cehennem ateşi gibi yanması hissi;
"Dinginlik isterken, koskoca bir savaşın ortasında bulmak gibi kendini..
Sağın solun kör, sağır ve dilsizlerle dolmuşta, komut alacak olsan konuşan, verecek olsan gören yok..Sadece silah ve top sesleri.. Her biri ağır ağır süzülerek iniyor yüreğine de her çarpma anında vücudundan bir yer eksiliyor gibi.."



İnsanın düşünenleri olmalı..
Merak edenleri, hesapsızca değer verenleri..
Uzakta olunca özleyen, sesini duyduğunda sevinenleri olmalı..





Geçen Çarşamba günü Kadıköy-Beşiktaş seferini yapan 15:15 vapuruna bindim. Alt arka salon yolcuları arasındaydım. Vapur kalktıktan kısa bir süre sonra, üç gencin oturduğu köşeden caz notaları yükseldi.
Delikanlının biri gitar, öteki saksofon, genç kız ise mızıka çalıyordu. Ankara’nın Bağları türküsünü, başarılı bir caz yorumuyla çalıp söylemeye başladılar. Keyifle dinliyorduk.
Ansızın ızbandut gibi bir çımacı girdi içeri. Hiddetli adımlarla gençlerin yanına gidip, bir şeyler söyledi. Gençler müziği kesti, ama kütük yasakçılara da şerbetli görünüyorlardı. Gitar çalanın, “Para toplamıyoruz ki, müzik ve şarkı da mı yasak?” diye sorduğunu duydum.
Ansızın bir erkek yolcu fırladı kalktı yerinden. “Bu da mı yasak?” diye sordu, çam yarması vapur görevlisine. “Bu da mı?..” Bir başka yolcu, oturduğu yerden, “Biz şikâyetçi değiliz, canımız isterse para da veririz, sana ne?” diye bağırdı, kendisinden iki kat iri çımacıya.
***
Derken, inanılmaz bir şey oldu, itiraz eden ilk yolcu, türküyü kaldığı yerden alıp, avazı çıktığı kadar bağıra bağıra söylemeye başladı:
“Ankara’nın bağları da
Büklüm büklüm yolları
Ne zaman sarhoş oldun da
Kaldıramıyon kolları!...”
O ana kadar sessiz kalan kadınlar, erkekler, türküyü alkışlar eşliğinde, hep bir ağızdan söylemeye başlamasın mı?
Yer yerinden oynuyordu.
İçeri girerken afrından tafrından geçilmeyen çımacı, epeyce şaşkın ve ürkmüş, çıkıp gitti. Yolcuların, “Çalın çocuklar, çalın!” diye teşvik ettikleri genç müzisyenler, Ankara’nın Bağları’nı bitirip, Commandante Che Guevara ağıtına geçtiler.
Salona, dokunanı çarpacak bir öfke egemendi.
Kimi sözlerini bilmediği şarkıya “nını, nını” diye eşlik edip el çırparken, kimileri de yüksek sesle verip veriştiriyordu: “Mevlüt okusalar yasak değil tabii!”, “Suriyeli dilencilerin para toplamasına ses çıkarmazlar ama!..” nidalarıyla.
***
Bazıları gençlerin yanına gidip, “Siz istemiyorsunuz, ben veriyorum!” diye ceplerine para tıkıştırdı. Beşiktaş’a yaklaşmıştık. Enstrümanlar kılıflandı. Müzisyenlerden gitarist olanı, “Desteğinize teşekkür ederiz”dedi. “Ama şimdi zabıtayı çağırmıştır bunlar, bizi iskeleden alacaklar. Birlikte çıkalım, belki bir şansımız olur...”
Vapur iskeleye yanaşıyordu. Gerçekten de dört zabıta bekliyordu çıkışta, lumbozlardan görüyorduk. Yolcular ayağa kalkıp gençleri ortalarına alarak çıkışa doğru yürüdü.
Küçük kızının elini tutan bir baba, müzisyenlere “Sizin eli boş çıkmanız daha doğru olur” dedi. “Verin bakayım şu gitarı bana!”
Tüm gerçek cesurlar gibi, ufak tefek, kendi halinde bir adamdı. Aldı gitarı, bir elinde kızı, bir elinde gitar, ilerledi kapıya. Bir başka yolcu, saksofonu alıp astı omzuna. Genç kıza, mızıkayı cebine sokup, önden gitmesi söylendi. Eh, artık benim de bir şey yapmam gerekiyordu. Müzik üçlüsünün lideri olduğu anlaşılan gitariste yaklaşıp koluna girdim, “Sen benim oğlumsun, ben de senin annen, yürüyelim!” dedim.
***
Müzisyenler, yolcuların nasıl gergin ve her birinin yaptığı her hareketin bir karar olduğunun, pek farkında değildi. Gençliğe özgü aldırmazlıkla durumu çok eğlenceli buluyor, kıkır kıkır gülüyorlardı. Oysa onlara sahip çıkanlar, kavgayı göze almışlığın sessiz ciddiyeti içindeydiler.
Korumaya aldığımız gençlerin göremediği o vahim kararlılığı, onları bekleyen dört zabıta sezdi. Donup kaldılar. Gözlerinin içine baka baka, önlerinden geçip gittik, hep birlikte. Yola çıktığımızda, müzik aletlerini teslim alan gençler “Sağol abla, sağol abi!” cıvıltıları arasında uzaklaşırken, biz erişkinler aynı gergin sessizlik ve ciddiyet içinde dağıldık.
***
Hava kurşun gibi ağır, sevgili okurlarım. Bu ülkede, azgın bir azınlığın sürekli tekmelediği mutsuz çoğunluğun öfkesi artıyor. Türkiye fokur fokur kaynayan bir kazan. Kapak henüz atmadı, çünkü itici gücüne henüz ulaşmadı. Bu çoğunluğa yön vermesi gereken muhalefet partileri, ne kaynayan öfkenin farkında, ne kendilerinden kesilen umutların...
Sabır tenceresi ne zaman taşar, kapak nerede, nasıl bir gerekçeyle atar bilemem. Ama ufukta, hem iktidarın, hem de muhalefet partilerinin boyunu aşacak, atıllaşan siyasal arenayı basacak bir öfkeselinin boğuk uğultusu büyüyor.
- Mine Gökçe Kırıkkanat, Cumhuriyet Gazetesi.


İyiler her zaman kazanır.. 🎀🎈🎊





"Bir adam ayrıldığı kızın arkasından "zaten hiç sevmedim" diyorsa; cümlenin başındaki -adam- kelimesi için özür dilerim." Elif Şafak

Iletişim hayatımızın her evresinde kendine mutlak bir yer bulur. Iletişim kurulabilmesi icin karşınızda illaki bir birey olmasına gerek yoktur.. Ki yalniz kaldığınız zamanlarda da içinize dönersiniz.. Kendinizle konuşursunuz.. Yalniz bu içe dönük iletisimi dışarı yansıttığınız da çabalar, kılıf ararsınız söylediklerinize.. "Ben bunu dışımdan mı söyledim, aslinda böyle demek istememiştim vs.. "
Hayatınız içerisinde iletişim kurmaktan vazgeçtiğiniz insanları tamamen yok sayabilirsiniz.. Başınızı çevirmek, gözgöze gelmekten kaçınmak vs şöyle dursun sizinle aynı kaldırımdan ve karşınızdan gelen birisi için yolun diğer tarafına geçmek gibi bir hareket bile, onu önemsediğimiz anlamina gelir.. Sigmund Freud ' un da dediği gibi "Bir insan bir yere bakıyorsa orada ilgilendiği bir şey vardır.
Bir insan bir yere hiç bakmıyorsa orada ilgilendiği bir şey kesinlikle vardır."
Yok saymak gibi kendinize iyi gelecek bir şey yapın.. Sadece mutlu olacaksınız emin olun..





Ne kadar çok şeyden şikayet ediyoruz değil mi?
Ve ne kadar çok kullanır olduk pişmanlık içeren cümleleri..
Keşke boyum daha uzun olsaydı, burnum daha hokka, kaşlarım daha kavisli..
Keşke bu işe kalkışmasaydim, keşke onu, bunu, şunu tercih etmeseydim..
Kılıflar aramayın efendim kararlarınıza..
Vakt-i zamanı geldiğinde, pişmanlık duygusu içinizi kemirmeye başladığında; "keşke"lerle devam etmeyin cümlelerinize..
"Keşke" demeden önce düşünmelisiniz; o gün de akıl ve mantık ikilisi içerisinde almıştınız o kararı.. Sonrası sizin şikayetiniz.. Yani sırf işler sizin istediğiniz gibi gitmiyor diye 'keşke' kelimesini israf etmemelisiniz..
Dahası yaşanacak, yaşanması için zihinlerinizin en tozlu raflarına kaldırdığınız hayallerinize haksızlık etmeyeceksiniz..
Sırf sizin olmadı diye şaşalı hayatlara bakıp doğdunuz yere, eve, aileye, soya küfürler yağdırmayacaksiniz..
Altın tabaklarda sunulan hayatlar ebeveynlerin eseri.. Sizde yoksa çocuklarınıza bırakmak için çabalayacaksınız..
Herkes herşeyden şikayet ediyor da kimse aklından şikayet etmiyor farkında mısınız? Herşey yarım yamalak, eksik, gayesizce dağıtılmış ama akıl öyle mi.. Hepimizde eşit.. Hatta sizde herkesten fazla(!)..


Söylesene yaşın kaç?
En son kaç yaşında karnın agriyana dek güldüğünü hatirliyorsun?
Söylesene; sen ne zaman gülmeyi bıraktın da büyümüş sayıldın?
Büyümek, gülmemek demek çünkü..
"Acılar olgunlastırır" diye dilllere pelesenk olmuş bir kelime dizgisi var..
Hemen açıklık getirelim acılar olgunlastirmaz efendim..
Karşılaştığınız zorluklar karşısında savunmasız kaldığınızda yüzünüzde çözüm arayan bir ifade belirir.. Ve her yıl bu ifade; sorunlar katlanarak geldiğinden olsa gerek sizi asla bırakmaz.. Kararlıdır ve çoktan mimiklerinizde kendine bir yer bulmuştur..
"Suratın sirke satıyor" lafı tam da burda devreye girmiştir işte ve olgunlaşmakla eşdeğer tutulmaya başlanmıştır..
Çünkü büyümek, gülmemek demek..
Mazallah olur da kendinize gülecek birşeyler bulursanız 50-60 yaşlariniza doğru.. 'Bunadi' yaftasiyla karşı karşıya kalırsınız..
Gülmeyin efendim.. Çünkü büyüdünüz..




