
Aklı kıt, gönlü geniş, tutkulu adam.
Gösterişli değil görkemlidir,
her daim mütevazıdır,
güzel değil sempatiktir.
gerisin de önemli değildir...

Derli toplu bir dosya var mı forumda bilmiyorum tırhandiller hakkında. Eğer yoksa tüm sorularınıza daha net yanıtlar verecek bir dosya oluştururum seve seve. Ama M.Ö. 7. yüzyılda Darius'un Boğazı aşmak için mühendisi Mandrokal'e yan yana dizdirdiği teknelerin hemen hemen bugünün tırhandillerine benzer olduklarını bilmek insana farklı bir haz veriyor. Tabi bir de teknolojinin olmadığı zamanlarda denizlerde gezen bir form en azından bana ekstra bir güven veriyor:)
Bugünün tırhandili motorlu ve artık çoğu randa armalı değil. Yakın bir zamana kadar ben de Yengeç'i randaya çevirmeyi düşünüyorum. Oysa şimdi vazgeçtim. Sebebi de aslında senin sorunun içinde saklı; tırhandil de her şey gibi evriliyor. Artık motoru var, arması değişti. Ama formu hemen hemen aynı. Bunun ne kazandırdığı konusunda net bir şey söyleyebilmek için etraflıca araştırmak lazım. Geçmişin tenteli tırhandillerinin aksine artık çoğu davlumbazlı. Bunlar deformasyon mu, yoksa evrim mi, kararını veremem ama kendi adıma evrim olarak yorumlayabilirim. Çünkü formu, temel özellikleri, davranışı hala aynı. Homeros'un koca karınlı gemilerine kadar götürülebilir tırhandillerin soyu. Formu Mısırlıların papirüs teknelerine de bağlanabilir kolaylıkla; baş-kıç oluşları itibarı ile. İlk bakışta ilkeldir görüntüsü; günümüz tekneleri kadar görkemli tasarımları ya da lüks detayları yoktur. Çünkü teknolojiden nasibini almamış günlerin denizcilerinin deneyimlerine göre şekillenmiştir. Konfor kavramı sırıtır. Sürat kavramı gözyaşları içinde kalır. Ama diğer taraftan dayak yedikçe ağlayan, burununu çeken ama dayak yemekten vazgeçmeyen çingene çocukları gibi vazgeçmeden ilerler, sizi varmak istediğiniz yere götürür. "Nasıl bir kavunun içinden çekirdeğini çıkarıp parmaklarınız arasında sıkarsanız kayıverir, işte tirhandilde deniz sıkıştırdı mı kaçıverir öyle." demiş usta Nami Uyav... Ele avuca gelmeyen bir formu vardır. Hem mucizesi, hem lanetidir formu. Bin yıllarla ölçülen bir periyot boyunca zeytinyağından şaraba, aklınıza gelen ne varsa onlarla taşınmıştır Ege havzasında. Altın postun peşi sıra yola çıkan Argos'a kadar uzatmak mümkün olabilir kökenlerini. Gerçi o kürekliydi ama zaman değişiyor, şimdikiler de motorlu.
Ben henüz yenisiyim ama bir yandan da ilk gördüğüm Yunan tırhandilinden bu yana delisiyim. Neden? Bazı şeyler anlatılmaz yaşanır diyeceğim, çok açık bir ifade olacak, ama öyle. Altı yıldır bir tırhandil sahibi olarak tez zamanda anladım ki, aklı kıt, gönlü geniş, tutkulu adam işi tırhandil.
Gösterişli değil görkemlidir, her daim mütevazıdır, güzel değil sempatiktir. Bir guletle yan yana geldiğinde önce gulete bakar insan evladı. Ama iradesi dışında, yavaş yavaş tırhandile kayar ilgisi. Çünkü gulet bahçenin bir köşesindeki bakımlı bir gül ise tırhandil uçsuz yeşilliklerin rastgele bir yerinde bitmiş pervasız bir papatya gibidir. En azından benim için. Sıradan gibi görünür ama insanın içine işler.
Üzerine fason üretim koyduğun ne varsa sırıtır. Çingene güzeli gibidir o, ya yalın hali ya da ona özel, karakterine uygun alsesuarları kabul eder. Mesela bir IKEA çerçevesiyle asacağın fotoğraf ben buraya ait değilim diye bağırır. Ama kendi elinle kıyıda köşede kalmış ahşaplardan yapacağın hiç de mükemmel olmayan bir çerçeveyi onun bir parçası olarak göreceğinin garantisini veririm.
Sayfalarca uzatabilirim ama toparlamak adına, tırhandil lanet olası romantizm kavramının vücut bulmuş hali gibidir. Kusurlarını seversin. Zaten kusursuzluk bir Helen uydurması değil midir? Çevremize bakınca her birimizi biz yapan aslında mükemmel denen kavrama mesafemizi belirleyen kusurlar değil de nedir? Yani bırak arkadaşım verniğe bakıp saçını tarama tırhandilinde, bordanda armuzların sırıtsın, yer yer ahşabın kararsın hatta çürüsün. Tırhandil böyle bir şey; emeğin somut, dokunulası bir kavrama dönüştüğü baş belası bir 'iş teknesi'.


miskinin yüzme keyfi...

antalya, kundu, aksu cayı...


kızlar, babaya daha sıcak bakar...


kızlar, babaya daha sıcak bakar...


bu da benim kızım...



o kadar ufunetli havadan sonra antalya ya bahar geldi. gerçekten de martın sonu bahrmış.



kadın yarına baktım bu gün. bu gün olduğu gibi geçmişte de zülüm varmış kadına. 25 kasımda kadın çığlığı geldi akan sudan.
antalya\kadın yarı..


fotoraf sessiz olunca huzur varmış gibi geliyor. hal bu ki yalan sesiz olduğu


Salkımsöğüt
Nazım Hikmet Ran
Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...
Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!
Ağlama salkımsöğüt,
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!
1928


kırılsada kanadınmız, çapulcuya çıksa adımız.
bilen bilsin, duyan duysun,
böyledir bizim sevdamız...


kalamar arkadaş yeni geldi...



sarı son bahar


beyaz kar kurdu. tilgi gibi daha...



beni bu havalar mahvetti...
işe gitmeyi hep böyle havalarda unuttum..


bunu hatırlayan vardı aramızda. ben o döneme yetişemedim.

düşünme! hisset...
bak, böçeklerde öyle yapıyor...


öyle bir vakitte gel ki,
vaz geçmek mümkün olmasın...


Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin: Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde; Mehtâb... iri güller... ve senin en güzel aksin... Velhasıl o rü'yâ duruyor yerli yerinde!


İnsanın canı şöyle bi bomboş oturup, boş boş bakmak istiyo boşluktaki büyük boşluğa. O şekil yani.


Bulutlardı yağmuru getiren
Hüznüm bulut oldu
Yağmur oldu yasak sevdamız
İnatla gurbete doğdu
Acıya büyüdü sevgiler karanlıklar kentinde
Güneşi hiç göremeden
Oynadığımız bir oyundu
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yitirmekten yitirilmekten
Korkudan korkmalarda
Aldatmadan aldatılışlardan
Hiç almadan hep vermelerden
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yasaktı bize sevda yaşamak
Aramızda hep birileri oldu
Aramızda hep sende oldun
Ben yalnız seninle doğdum
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan

"Geçmişi onu çirkinleştirdi hep
Ve bu dünyadan alıp götürdü..."
Ayrılıklar beni büyütür
Yanılgılar aşkı gördürür
Düne ait olan hoş paragraflar
Artık... seni hep öldürür
Düne ait olan hoş paragraflar
Artık... beni hep güldürür
Yolların hep vardır sonu
Aşıkların başkadır yolu
Bugüne gelen hoş şarkılar
Artık... senden alır onu
Bugüne gelen hoş şarkılar
Artık... benden götürür onu
Boşa geçen hayat gelir mi sandın
Gece oldu bak yine aldandın
Herşey geçer demiştim yalnız hayat kalır
Düşlerin büyüsü de bir gün dağılır
Belki değildi mutlak hayatı paylaşırdık
Birdenbire girmeseydi ayrılıklar aramıza...

ABBAS
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye Ve zamana.
Katıp tozu dumana, Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
Cahit Sıtkı TARANCI

Otuz Beş Yaş Şiiri
Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünüyorsunuz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim:
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.
N'eylesin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında
Cahit Sıtkı

yazdan kalma.



antalyada sıcak sonbahar.


merveleri biliyorduk da ayseller ne ola ki...



Oyunlar kayboldular
Göz yaşı kuş oldu uçtu ayrı dünyalara..
Dinlendim,filizlendim
Başkaları girmedi hiç hayatıma..
Üzülmek mi yanlış yoksa sevinmek mi?
Ayıramam kendimi kendimden bile bile..
Uzadı yol,çatallandı
Gönlüm bir kuş oldu,hayıflandı..
Sevgiler yağmur bekler
Tek bir güneş hiçbir şeye yetmez ki..
Ölmek mi doğru yoksa yaşamak mı?
Ayıramam ayrılığı ayrılıktan bile bile..
Ufunetler çıkın gidin gözlerimden
Aşık bekler beni en mahrem yerinden..
Koklayamam,duyarım ayrı kalmanın cinnetini
hımm en derinden..
Oyunlar kayboldular
Göz yaşı kuş oldu uçtu ayrı dünyalara..
Üzülmek mi yanlış yoksa sevilmek mi?
Ayıramam kendimi kendimden bile bile..
Ufunetler çıkın gidin düşlerimden
Aşık bekler beni en mahrem yerinden..
Koklayamam,duyarım ayrı kalmanın cinnetini
hımm en derinden..
hımm en..
şşş...