
Ne mutlu Türk’üm diyene!
Ermeni değilim; dedelerim Hocalı’da, hamile kadınlara tecavüz etmedi, karnını yarmadı.
Amerikan değilim; Irak’ta sivilleri kurşuna dizmedim, pazarları bombalayan ben değilim.
...
İngiliz değilim; masum insanları kesmedim.
Rus değilim; Çeçenleri kılıçtan geçirmedim.
İtalyan değilim; fırsattan istifade kan dökmeden toprak talep edeyim.
Arap değilim; beraber girdiğim savaşta, yanımdakini sırtından vurayım.
Ben; ataları hiçbir katliam yapmadan dört kıta ve yedi denizde hâkim olmuş...
Haçlı seferleri yapan Hıristiyanlara temizlik adabını öğretmiş...
Topraklarında güneş batmamış, gemileri karadan götürmüş...
Bir Bizanslının, zulümden kurtulmak için Fatih’e İstanbul surlarını yıkabilecek kadar güçlü toplar döktüğü... Kırk kişi ile Çin sarayını basan... Şimdilerde sanat eseri denen, ancak Türk korkusunun birebir delili olan Çin Seddi’ni Çinlilere inşa ettiren akıncıların torunuyum...
Ben bir Türk’üm...
Ben, Orta Asya’dan türeyen, Anadolu’da büyüyen, Avrupa içlerine yürüyen Türk’üm...
Ben, dağlarda gemi gezdiren, taşlara destanlar kazdıran, tarihi baştan yazdıran Türk’üm...
Ben, adalete, mertliğe örnekler veren, beylere, paşalara hilat giydiren, kılıcını üç kıtada gezdiren Türk’üm...
Ben, Attila’yı, Yavuz’u, Fatih’i var eden, kralları, imparatorları kendisine yar eden, düşmanına dünyasını dar eden Türk’üm...
Ben, şahları, padişahları, sultanları kul edinen, altınları, elmasları pul edinen, kaftanları çul edinen Türk’üm...
Ben, zafer rüyasını görenlere saç yolduran, hezimete uğratıp ümitlerini solduran, müzelerde boş köşeleri dolduran Türk’üm...
Damarlarında asil kanın aktığı ırkım, benden bahseder destanım, ağıtım, ben Türk’üm...
Taa iliklerine kadar Mustafa Kemal Atatürk’üm!”


Babam annemi dövecek birazdan, annem de beni. Sonra çarşıya inip, oyuncakçı dükkanının vitrinini seyrederken, peluş kedilere, köpeklere ve ayılara içimi dökeceğim. Öğretmenim, “yaz tatilinde ne yaptın?” diye sorarsa okullar açıldığında, “kendime peluş hayvanlardan bir aile kurdum” diyeceğim…
Annem, konserve hazırlamayı öğretti bana bu yaz. Ütü nasıl yapılır, onu da gösterdi. Melemen, makarna, pilav; bunlar zaten geliyordu elimden. Biliyorum, gidecek annem ve dönmeyecek geri. “Ben seni dövmek istemiyorum aslında” dedi bana bu sabah, “anla beni” dedi… Sustum ben. “Bir şey söyle” dedi, baktım yüzüne öylece. “Gideceksin, değil mi?” dedim. “Kimseye güvenme ve kendi ayaklarının üzerinde dur” dedi. Çocukluğunu anlatmaya başladı bana; üvey annesinden yediği dayaklar bölümünde gözleri doldu. “Madem gideceksin, beni sev biraz” dedim. “Üzgünüm Gülizar, sevemiyorum ben; seni bile sevemiyorum” dedi…
Bir sonbahar akşamıydı, babam annemi yine dövmüş, annem ağlayarak yatak odasına girip kapıyı kilitlemişti. Babam oturttu beni karşısına, “dertleşelim seninle Gülizar” dedi. “Biz erkeklerin de yükü ağır” diye başladı anlatmaya. “İşsizim iki aydır. Üniversite okumuş adamım, ama asgari ücretle bile iş bulamıyorum” dedi. “Ben anneni sevdim, ama o beni sevmedi; onu terk eden adamı unutmak için evlendi benimle “ dedi. “Anneni dövmek istemiyorum aslında, anla beni” dedi. Sustum ben. “Ah, siz kadınlar!” dedi bana öfkeyle, “lanet olasıca, on bir yaşındasın, ama annen gibi acıyarak bakıyorsun bana!” Korktum ben, çok korktum. Koltuktan kaldırıp beni, yere doğdu itti. Düştüm. Kaldırdı sonra, oturttu yine koltuğa. Canımı acıtması öfkesinin geçmesini sağlamıştı. “Ben sekiz yaşında başladım çalışmaya. Bakkal çıraklığı, ayakkabı boyacılığı, berber kalfalığı… Yevmiyemi babam alırdı, tek kuruş vermezdi bana “ dedi. “Sana çok bağırıyorum bazen, ben de çok çektim çocukluktan beri” dedi. “Çocuğumuz olsun istemedik ben de, annen de; ama oldu işte! “ dedi…
Bir kış gecesi, evimizde uyurken, uyandığımda, bir de baktım ki dedemlerin evindeyim. Dedem nineme söyleniyordu, “biz kendimize bakamıyoruz, bir de bunu attılar başımıza!” Annemle babam bağırıp çağırmışlar birbirlerine; annem de akrabalarına gitmiş. Babam, uyuyan beni kucakladığı gibi dedemlere getirip, “şunu birkaç gün idare ediverin” demiş. Dedem, sabah kahvaltısında dedi ki; “biz olmasak sokaklarda mendil satıyordun şimdi; çocuk her zaman uğur getirmiyor aileye!” Ninem, “sus” dedi dedeme, “Gülizar`ın ne günahı var?” Dedem dedi ki bana, “senin de için yanıyordur elbette; ama biz ne acılardan geçtik, nereden bileceksin!” Sustum ben. “Daha beş yaşındaydım babam vefat ettiğinde. Ne çocukluğumu yaşadım, ne de gençliğimi. Kardeşlerime babalık yaptım, eve ekmek getirdim, anneme ben baktım yatalak olduğunda bile. Sen ne çekiyorsun ki benim çektiğimin yanında?” dedi. Ninem dedi ki yine, “ilişme çocuğa, o da öğrenecek hayatı!” Sonra ninem konuştu gözlerime bakarak,“ah güzel torunum; ilkokulda okurken, yaz tatillerinde, gün doğumundan gün batımına kadar tarlada çalışıyordum …” Dedem, birdenbire sözünü kesip ninemin, bağırdı bana, “ninenden ibret al, öğren hayatı!”
İlkbahardı, Anneler Günü`nün olduğu hafta, öğretmenimiz dedi ki, “annenizi anlatın bir kompozisyonda.” Önümde çizgili bir dosya kağıdı; arkadaşlarım yazıp durdular kendi kağıtlarına ve ben, “bu kadar yazacak şeyi nasıl buluyorlar?” dedim kendi kendime. Öğretmenim geldi yanıma, “anlat Gülizar” dedi, “anneni anlat.” Bir ağlama tuttu o anda , hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Ne öğretmenim sakinleştirebildi beni, ne de arkadaşlarım. Çizgili dosya kağıdı ıslandı göz yaşlarımla. “Anlattım işte” dedim ve ıslak kağıdı alıp öğretmenimin masasına bıraktım. Çıktım sınıftan ve nefes nefese kalıncaya kadar koştum. Çarşıdaki oyuncakçı dükkanına vardım. “Ben geldim” dedim vitrindeki peluş kedilere, köpeklere ve ayılara. “Beni bir tek siz anlıyorsunuz” dedim, “iyi ki varsınız “ dedim…
Annem gidecek birkaç gün sonra ve ben pencerelerde bir çocuk yüzü olarak kalacağım annemin ardında. Konserve hazırlayabilen, ütü yapabilen ve aş pişirebilen on bir yaşındaki kızını hayata hazırladığından emin olacak belki de…
Babam, belki de annemin yerine beni dövecek ve kendisini anlamamı isteyecek. Dedem ve ninem, kendi çocuklukları üzerinden bana hayat bilgisi dersleri vermeye devam edecekler, kim bilir…
Anlıyorum annemi, babamı, dedemi, ninemi, herkesi… Ah, sevgisizliğinize, samimiyetsizliğinize, zalimliğinize öyle güzel kılıflar buluyorsunuz ki, acılarınızı öyle güzel yarıştırıyorsunuz ki, kendinizi öyle güzel aklayıp paklıyorsunuz ki, gurur duyun kendinizle…
Her mevsim ayrı bir incitilmişliğim var benim. Kendi mevsimlerim olacak bir gün; incelikler mevsimi, düşler mevsimi, vicdan mevsimi ve şefkat mevsimi…
Gülizar`ın mevsimlerinde incitilmeyecek hiçbir çocuk; kendi mevsimlerime serpeceğim uçsuz bucaksız sevgimi…
Ergür Altan


Herkes birikmiş bizi seyrediyor.
Dağılın!
Kukla oynatmıyoruz burada!
Acı çekiyoruz...
Oğuz Atay

Bazen sözleri anlamaya gereksinim
duymazsın.
Hiç bilmediğin bir yerde, bir ses duyarsın.
Yüreğine o müziğin tınısı işler ve alır götürür...!

söndürdüm göğsümdeki son mum alevini de
karanlığımda boğulmaya gidiyorum hoşçakal.
t a m e r d u r s u n






Seni böyle mi kaybettim
Hiç acı yokmuşcasına
Umursamaz bir şarkı nağmesinde
Susuşlarımızın her notası
Sessizce dokundurur
Kalp ritmime
Mehveş Akın

Tek istediğim
Sarılıp uyumaktı
Öksüz kalmış yaralarına...
Üşüdüğünde,
Acılarını yakıp
Isıtmaktı hayallerini...
Körkütük sarhoş olup birlikte
Şarkılar söylemekti,
İçinde deniz geçen
Özgürlük kokan şarkıları...
Tek istediğim
Yanında olmaktı,
Hayatı beraber atlatıp
Gülüp geçmekti
Olup biten saçmalıklara...
Tek istediğim
Senin olmaktı...
Tenin,ellerin
Herkesten sakladığın
Çocukluğun olmaktı...
Murat Karpat


Neydi ki Aşk..?
Deniz mi gökyüzümü..
Neydi bizim sevdiğimiz..
Deniz ile gökyüzünün birleştiği yerdi Aşk..
Herkesin gördüğü ama ulaşamadığı..
Güneşin batışında denizin üstünde oluşan yansımaydı aşk..
Kız kulesinin gözyaşları..
Galata kulesinin sessizliğiydi..
Aşk gizli olandı aslında..
Saf ve temiz..
H.Barışoğlu
.
.





Kelimeler...
Tane taneydi, değdikleri yerler
Pare pare…!
Elif ŞAFAK

....
Ve inan,, saydım.
Bir ömür geçti beni sevmeyeli...!
Özdemir ASAF


Şimdi gidiyorum iyi yüreklim...
Vaktim geldi,çok bile kaldım gölgende...
Bana" en çok neyi özlersin" deseler, "yağmur yağdığında kurumuş dudaklarımı yapraklarında biriken suyla islatmay"i derdim.
Sevdigim...sevdiğin...

Kirginim...
Iliklerime kadar...ilk defa gözlerinde bir başkasını gördüm!
Kalbim yangın yeri,yüreğim kıyamet,beynimde kasırgalar..
Bana bisey de,ne olursun bisey de yasamam için...

Aynı yolu,beraber yürüdüğümüzü sandığımız insanlar,
aslında bize, sadece gidecekleri
yere kadar eşlik ediyor...!
Mark Twain

Kelimeler...
Tane taneydi, değdikleri yerler
Pare pare…!
Elif ŞAFAK

Daha kaç/türkü ağlatır bizi.
Kaç/şiir yaralar yüreğimizi. Kaç/saat geçmeli,
ağrılı-sancılı. Kaç/sürgün görür ömrümüz. Ve daha kaç bahar yaşarız böyle hasretle. Gebere-gebere beklerken birbirimizi...!
️Uğur AKBULAK

Ben seni severken,
kendimi çok üzdüm...!
Cemal SÜREYA.

Tanrı kızdı mı bilmiyorum ama, ben kızdım.
Herkese kızdım. Kendime kızdım. Evrene kızdım. Kadere ve kedere kızdım. Yolun sabitliğine ve çiçeksizliğine balkonların ve değiştirmenin mümkün olmadığı nüanslara, kızdım.. En çok da "büyüyünce geçer" telkine kızdım. Hiç geçmedi ve ne olduğunu, neye ait olduğunu bilmediğim ozon deliği büyüklüğünde kederli bir oyuk var içimde. Büyüyünce oyuk da büyüyor belki. Kim bilmiyor ki,, çünkü ne büyüyünce ne de öpülünce geçmediğini yaranın. Tanrım, geçmedi. Artık esirge ve bağışla beni...!
Ezel Roz MANAZ

Dışına atıldım ben,
hüznün de sevincin de.
Bir kıyıya bağlanmış, boş bir sandal gibiyim...!
Cahit KÜLEBİ




Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım
Turgut Uyar


Bir adam Picassoya şöyle der:
-Renkleri karıştırmaktan ve içiçe geçmiş çizgiler yapmaktan başka resim yeteneğin yok gibi geliyor bana...
Picasso fırçasını alır ve yere bir buğday tanesi resmi çizer. Öyle gerçekçi olur ki bir tavuk yemek için gagalamaya başlar.
Gördüğü durumdan şaşkına dönen adam Picassoya:
-Bu kadar mükemmel resimler yapabiliyorken niçin bu garip resimleri yapmakta ısrar ediyorsunuz?
Picasso yanıtı yapıştırır:
-Çünkü ben resimlerimi tavuklar için yapmıyorum...



