
BAŞKALAŞMA
Bilmediğimiz ama hep düşlediğimiz mutluluğa aç iştahımızla zamanın içinde akıp gidiyoruz. Kimi zaman biz çarpıyoruz kendimizi taşlara, kimi zaman da taş olup çarpıyoruz savrulanlara.
Gece oluyor içimiz çoğunlukla; karanlık, ıssız ve çokça yalnızlık. Pencerelerimizi kapatıyor, ışıkları söndürüyor ve bir köşeye tüneyip duruyoruz. İçimizdeki sesleri büyütüp, çığlığa dönüştürüyor ve korkuyoruz. En çokta kötülerden, kötülüklerden, vicdansızlardan ve çıkarcılardan korkuyoruz. Korktukça kapatıyoruz kendimizi herşeye, belki en çok da kendimize.
Yabancılaşıyoruz. Yabanileşiyoruz. Asosyal bireyler olmaya başlıyor ve bu halimizi gizlemek için de yüzlerimize sahte gülümsemeler koyuyoruz. İş arkadaşımıza, komşumuza ve hatta aynada kendimize bile sahtekarca gülümsüyoruz.
...
Kalemi bırakıp yerinden kalktı, kapıdan sola bükülüp yorgun ayaklarını sürürcesine ilerledi. Yazdığı herşeye o kadar inanmıştı ki kendi yüzündeki gülümsemenin sahte olup olmadığına bakmak için aynanın önüne kadar geldi. Cesaret edememişti. Zaten yüzünde de gülümsemeden eser yoktu. Uzun zamandır o kadar çok asmıştı ki yüzünü, ekmek almak için dışarı çıktığında yolda onu gören çocuklar korkuya kapılıyordu. Benzi iyice soluklaşmış, gözlerinin altı iyice torbalanmış ve morarmıştı. Uzun zamandır kesilmemiş saç ve sakalları yüzünü iyice karanlık gösteriyordu.
İyice kapanmıştı evine. Kendini yazmaya vermişti. Yazdıkça içindeki zehiri kusuyor, kustuğu zehrinden de kendi de zehirleniyordu. Bugüne kadar gözlemlediği, yaşadığı herşeyin ağırlığını sanki şimdilerde yaşıyordu. Beslenmesine de dikkat etmeyince iyice güçsüz düşmüştü ama o bedeninin farkında bile olmadan düşün dünyasının sınırlarını zorluyordu.
Gözünün ucuyla aynaya baktı ve tanıdık birine yakalanmadan kaçar gibi uzaklaştı. Soğumuş yarım kahvesini ve sigarasını alarak pencere kenarındaki koltuğa kendini bıraktı. Perdenin arasından önünde sıralanmış beton çatıların, yüzlerini aynı yöne dönmüş uzun burunlu uydu antenlerinin olduğu şehre baktı. Bu şehir onun ömrünü yiyordu. Binbir hayalle geldiği, umutla yaşama sarıldığı bu kent artık kendini boğuyordu.
İstanbul'u terkedip geldiğinde elindeki avcundaki bütün parasını özene bezene dekore ettiği, yıllarca hayalini kurduğu kafeye yatırmıştı. Artık kendi işinin hem patronluğunu hem de işçiliğini yapacaktı. Sıcak çay eşliğinde koyu muhabbet masalarından kazanacaktı aşını. Bilmediği bir iş değildi. Lise ve üniversite yıllarında önce otellerin havuz barında, ardından da Bodrum'un hatrı sayılır barlarında barmenlik yapmıştı. Şimdi de alkol yerine çay satacaktı. Kısa sürede işini oturtmayı başardı. İyi kazanıyordu. Önce yandaki dükkanı, ardından da arabasını aldı. Babadan kalma eski evini tadilat yaptırmayı biraz geciktirmişti. Kızının sefil kalmaması için tüm eğitim masraflarını karşılıyordu. Hatta kızına gönderdiği paradan annesine de yüklü miktarda kalıyordu. Herşey yolunda gidiyordu. Hatta hiç ihtimal bile vermezken kendini ateşli bir aşkın içinde bile bulmuştu.
Gün boyunca kafede kaçamak bakışlar, küçük kurlar geceyarısı ateşe bürünerek bedenlerini yakıyordu. Kendi aralarında yaptıkları yemekli nişandan sonra evlilik için gün sayarken birgün rahatsızlığından dolayı işe gelmeyen sevdiğini görmek için eve geldiğinde Muhsin'in dünyası yıkılmıştı. Hiçbir şey söylemeden evden çıktı. Deniz kenarında biraz yürüdü ve Ayla'ya bir daha kendini görmek istemediğini mesaj attı. Gitmedi o gün işe. Gece arabada sabahladı. Ertesi gün eve giderek ne kadar eşya varsa eskiciye verdi. İç mimar çağırdı ve evi tamamen değiştirmesini söyledi. Kendisi de bir aya yakın otelde kaldı. Artık kafede bir ruh gibiydi. Ne müşteriyle ilgilenebiliyordu ne de çalışanlarla. Sık sık dışarı çıkıp deniz kenarında amaçsızca yürüyordu. Uzun sürmedi. Kafeyi yok parasına devretti ve eve kapandı. Artık ne kimseyle görüşüyor ne de dışarı çıkıyordu. Son zamanlarda da kendini yazmaya vermişti. Sabaha kadar yazıyor, ardından uyuyor, akşama doğru uyanınca ekmek almaya gidiyordu.
Pencereden dışarı bakarken yine kafası uzaklara gidiyordu. Bu kenti bırakıp gitmeyi istiyordu ama cesareti yoktu. Çünkü artık kendini güçsüz hissediyordu. Eve kapanmışlık onu iyice cesaretsiz yapmıştı. Otururken planlar yapıyordu. Dükkanın kirasını kızına yollamaya devam edecekti. Kendisi de İstanbul'a yada başka bir şehre gidecekti. Ama iş aramak, o hengamenin içine girmeyi bir türlü gözüne kestiremiyordu. Belki de sırf bunun için kendine yazmayı bahane ediyordu. Bir taraftan da bu hali onu korkutuyordu. Amcası gibi giderek ruh sağlığı bozulacak, sonu huzurevinin köhne bir odası olacaktı. Gözyaşları ve acılarıyla ölmek istemiyordu. Fakat kıpırdayacak gücü de kendinde bulamıyordu. Bu iki halin arasındaki eylemsizlik onu iyice kemiriyordu.
Uzun zamandır ilk kez bu kadar hızlı kalktı oturduğu yerden. Aynaya bakmadan odaya geçip üstünü değiştirdi. Biraz yürüyecekti.

コメント