• Dilek

    Uzunca bir yazı ama beni çocukluğuma götürdü,bir solukda okudum..kaybedilen değerler ve bu günümüz..Gönlüne sağlık Serdar Tuncer...

    Bizim çocukluğumuzun en güzel yanlarından birisi de misafirliğe gelen akraba ve komşuların bitmek bilmeyen, muhteşem çay sohbetlerini dinlemekti.

    Uzun kış geceleri boyunca soba başında, ıhlamur kokulu akşamlarda balkonda, bir köşeciğe kıvrılır, büyüklerimiz yatma saatini ikaz eden bakışlarını, misafire belli etmeden, üzerimize yöneltene kadar, aslında pek de bir şey anlamadığımız o sohbetlerin âhenginde kaybolur giderdik.

    Gecenin ilerleyen saatlerinde oracıkta uyuyakalır, sabah olup da gözlerimizi yatağımızda açtığımız vakit, yine annemizin kucağında yatağımıza taşındığımızı anlar, neleri kaçırdığımızı düşünerek hayıflanırdık. Efkârla, sohbeti güzel o amcalar gibi bağdaş kurar, akşamki sohbetin biz uyumadan evvelki kısmını hatırlamaya çalışır, nasıl nihâyetlendiğine dair içimizden konuşmalar yapardık. O sohbette dün akşam kimler vardıysa, hepsi birden içimizde bir yerlerde oturup sanki sohbete devam ederler, biz de mevzuya dâir kimin nasıl bir yorum yapmış olabileceğini düşünerek onun sesiyle tekrar ederdik. Ve bir dahaki mecliste asla uyumamak için söz verirdik kendimize.

    O amcalar her şeyi bilirlerdi. Bildiklerini hissettirmeden bilirlerdi hem de. Sanki bir çocuğun dahi bilebileceği şeylerden bahsediyormuşçasına tevâzu ile bilirler ve sözlerini öyle söylerlerdi. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi bilirdi o amcalar.

    Yunus'tan şiirler okunurdu o meclislerde, Mesnevî'den kıssalar anlatılırdı, latîfeler eksik olmazdı. Okuma yazma bilmeyenler kendisine yetecek kadar ilmihâl, merâmını süsleyecek kadar nükte, sözün ucunu bir hikmete bağlayacak kadar kıssa bilirdi.

    Memleket meselelerine sıra gelince birbiriyle hiç anlaşamayan adamların kavga etmeden sohbet edebildiklerini şimdilerde tebessümle hatırlıyorum. İğneleyici bir söz söyleyen karşısındakini rencide etmeden bunu söyleyebilmeyi, buna muhatap olan da yüzünde en ufak bir rahatsızlık hissi olmadan riyâsız bir tebessümle mukâbele edebilmeyi nereden öğreniyordu acaba?

    Rahmetli babaannem okuma yazma bilmezdi ama hikmet kokulu menkıbeler bilirdi. Bir tek kitabı vardı, artık okumayı sökmüş bir de torunu. Yetmez mi? Okuldan geldiğimde yanına oturtup, o kitabı elime tutuşturur; 'hadi guzum' derdi, okuyuver. Böyle böyle ezberledim ben 'Şeytanın Hileleri'ni.

    Dedem merhumun karlı bir kış gecesi, elindeki odunları birbiri ardınca attığı soba başında, uyumadığımı fark edince bana dönüp, Âşık Veysel'den okuduğu o şiiri asla unutamam.

    “Gâh ağlayı gâhi güle, yetişmek için menzile” onlar alıp gittiler başlarını ama hayâlleri bir Fatiha kadar yakın, hatıraları her dem taze...

    Artık o evler yok, o sohbet meclisleri kurulmuyor soba başlarında, çocuklar babalarına yalvarmıyor sohbetini sevdiği birisinin geleceği akşamlarda uyumamasına müsaade etmesi için, o muhabbet alıp başını gitti aramızdan. Kışlar belki de bunun için eskisi kadar uzun ve soğuk değil şimdilerde.

    En çok da o adamlar yok. Güzel adamlardı, atları da yoktu, ama gittiler.

    Susmayı, dinlemeyi, söylemeyi, muhabbeti, nezâketi, dinini, geleneğini, haddini bilen o adamlar…

    Osmanlı bakıyesi zevattan birisi, yanına gelen bir gence; “evlâdım meziyetiniz nedir?” diye sormuş hani. Delikanlı da; “terziyim efendim” deyince, mesleğinizi sormuyorum evlâdım demiş, meziyetiniz nedir?

    Bir mesleği olmasa bile birçok meziyeti olan adamlardı onlar. Şimdilerde bakıyorum da, ortalık bir mesleğim olsun diye uğraşmaktan tek bir meziyet sahibi olmaya vakit bulamayan kimselerle dolup taşıyor.

    Jivago dediğiniz vakit Şikago'yu yanlış telaffuz ettiğinizi düşünerek müstehzi bir bakışla size tebessüm eden doktorlarımız var artık. Raskolnikov'u, sonundaki 'ov'dan hareketle muhtemelen Rusya'da bir kasaba zanneden avukatlarımız var. Kendi sahasının dışında hiçbir şey bilmemeyi meziyet zanneden akademisyenlerimiz, bir sonraki sınavdan kaç alacağının endişesi içinde ömrünün en güzel yıllarını hebâ ettiği için hayatın kendisinden bîhaber ömrünün ortasına gelen öğrencilerimiz, nasılsa matematik öğreteceği için bilmeye ihtiyaç hissetmediği dîvân şiirinin üç büyük ismini peş peşe sıralayabilmekten mahrum öğretmenlerimiz var.

    Bu işte bir yanlışlık var!

    Konferans için gittiğim üniversitelerde; “dinleyen söyleyenden ârif gerektir” fehvâsınca, sözümü anlayabilecek bir tek bakış ararken, yüzümü nereye dönsem 'poker face' bir sîmâ ile karşılaşır, kahrolurdum. En kısa cümleler ve en basit kelimelerle ifade etmek için çırpındığım bir mevzu, ya anlaşılmıyor yâhut ilkokul yıllarında bilinmiş olması gereken o mesele arkadaşlar tarafından ilk kez duyuluyordu zira. Nasıl kahrolmayayım?

    Neden böyle sorusunun cevabını tam mânâsıyla bulabilmem için çocuklarımın biraz daha büyümesi, benim de onların okul serencâmına biraz daha yakından bakmam gerekiyormuş meğer.

    İlkokul yılları boyunca ödev yapmaktan oyun oynamaya fırsat bulamayan evlâdlarımız, ortaokul ve lise seviyesine geldikçe adı her geçen gün değişip, sayıları sürekli artan o meş'um sınavlarda bir soru daha fazla yapabilmek için biteviye test çözmekten, açıp bir kaç kitap okumaya fırsat bulamıyorlar.

    Bu anlamsız ve bütün bir çocukluğa kast eden maratonun akabinde bir üniversite kazanılıyor, orada başarılı olabilmek için öncekinden çok daha fazla çalışmak gerekiyor ve Twitter'da “TT” olunmazsa iş bulmaya yaramayacak bir diploma uğruna, cânım gençlik yılları heder ediliyor.

    Âşık olduğu kıza okumak için lâzım olan şiirden fazlasını bilmeyen tarihçi, sınavı geçmek için gerekenin ötesinde tarih bilgisi olmayan doktor, dini kültür, ahlâkı bilgi zanneden ve onları da kopya kâğıtlarıyla mâziye gömen mühendis, şartlar icap etmedikçe mâzisini merak etmeyen bürokrat, okuma yazma bilmeyen çobanların gözyaşlı ibadetlerinin aşk ve zevkinden mahrum ilahiyatçı, Google'dan aparılan mâlûmatla başımızdan aşağı ukalâlık boca eden aydın, hülasa medeniyetimizin estetik ve zarafet ve muhabbetinden zerre behresi olmayan bizden habersiz bir dolu biz, işte böyle yetişiyor (!)

    Bu günah bizim!

    Kitabı televizyonla, misafirliği AVM gezmesiyle, sohbeti akıllı telefonlarla, bilgiyi mâlûmatla, kültürü zevzeklikle, insan olmayı meslek sahibi olmakla takas ettiğimiz günden beri, bu günah bizim.

    Sizi bilmem ama bendeniz, çocuklarımızı bizim medeniyetimizin aşk ve estetiğinden haberdâr, mânâ ve ruhundan nasibdâr, irfan ve kültüründen hissedâr yetiştirebilme hususunda Milli Eğitim'den diplomadan başka hiçbir şey beklemiyorum artık.

    İşin en trajik yanı da şu ki: O diploma olmasa işim çok daha kolay olacak!

    Yunus EmreOsmanlıAVMTwitter

Comments