Hakkında
  • Pishti (Favori Oyun)
Fotoğraflar
  • Veysel

    Bu merdivene harcanan parayla Asansör yaptırılırdı :)

    Veysel
  • Veysel

    marmaris

    Veysel
  • Veysel

    mevzu vatansa gerisi teferruattır.

    Veysel
  • Veysel

    ab itibariyle :)

    Veysel
  • Veysel

    kuşadası :))

    Veysel
  • Veysel

    Tramvayda insanlık dersi Ayakkabısı olmayan çocuğa kendi ayakkabısını verdi

    Samsun'da tramvayda yolculuk eden bir genç, ayakkabısı olmayan çocuğa kendi ayakkabısını verip, yoluna çorapla devam etti.

  • Veysel

    Lev Nikolayeviç Tolstoy

    “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”

    -Lev Tolstoy’un sözlerinden. Anna Karenina adlı eser bu sözle başlar.

    Gerçekçi kurgu çerçevesinde Rusya’nın ve dünyanın en büyük yazarlarından biri olan Lev Nikolayeviç Tolstoy (Лев Никола́евич Толсто́й – “Lyev Nikalayeviç Talstoy” şeklinde okunur.) 9 Eylül 1828 yılında Yasnaya Polyana’da soylu bir toprak ağasının oğlu olarak dünyaya geldi. Erken yaşlarda annesini ve babasını kaybeden yazar, halası Alexandra Osten-Saken’in koruması altına girdi. Tolstoy’un halası dinine çok bağlı bir kadındı ve bu, Tolstoy’un hayatında ve eserlerinde önemli bir etki bırakmıştı. Alexandra Hala da öldüğünde Tolstoy, kuzenleriyle birlikte Kazan’da yaşayan diğer halası Pelageya’nın yanına gönderildi. 

    Tolstoy orada Alman ve Fransız eğitmenlerden özel eğitim aldı. Ardından Kazan Üniversitesi’nde eğitim görmeye başladı. Üniversitedeki eğitiminden aradığını bulamayan Tolstoy, 1847 yılında diploma alamadan okulu bıraktı ve doğduğu yer olan Yasnaya Polyana’ya döndü ve burada yoksul köylü hayatına karıştı. 

    Tolstoy, hayatının ilk yıllarını düzenli bir yaşam arayışıyla geçiriyordu ve Yasnaya Polyana’ya geldiğinde bu düzenli yaşam hayalini burada da gerçekleştiremedi. Moskova’ya gitti ve zamanının büyük bir kısmını burada ve St. Petersburg’da geçirdi. İlk eseri olan Çocukluğum bu yıllarda yayımlandı. 

    Tolstoy’un devinimli geçen gençlik yılları, büyük yazarın 1851 yılında asker olan abisinin çağrısı üzerine Kafkasya’ya gidip orduya katılmasıyla devam etti. Askerlik yılları ve 1857-1860 yıllarındaki Avrupa seyahatleri, Tolstoy’un hayatında bir dönüm noktası niteliğindeydi. Yazarın fikirleri bu yıllarda savaş karşıtı ve Hristiyan Anarşizmi akımına öncülük edecek bir boyutta şekillenmeye başlamıştı. Tolstoy’la özdeşleşen Hristiyan Anarşizmi, insanoğlunun tek bağlılığının Tanrı olması gerektiğini savunur ve devleti zararlı addederek onu ve kurumlarını reddeder. Yazar, bu fikirlerini kitaplarında da sıklıkla işlemiştir ve bu bağlamda en iyi örnek geç dönem eserlerinden Diriliş ve Tanrının Egemenliği İçimizdedir adlı eserleridir. 

    Tolstoy’un Avrupa’ya olan seyahatleri yazarın politik fikirlerini geliştirmesinin yanında onun edebi sanatını da büyük ölçüde etkilemişti. Tolstoy, bu seyahatleri sırasında büyük Fransız roman yazarı Victor Hugo’yla tanıştı. Tolstoy, Victor Hugo’nun Sefiller adlı başyapıtından müthiş derecede etkilenmişti ve bu roman, Tolstoy’un 1869’da tamamladığı Savaş ve Barış adlı başyapıtının oluşmasında çok büyük bir etkiye sahiptir. 

    “Tolstoy’un Altın Çağı” olarak adlandırılan bu dönemde Tolstoy, Anna Karenina’yı da yazmıştı. Savaş ve Barış gibi bir gerçekçi, tarihî bir romanın edebî ve sanatsal açıdan büyük bir yankı uyandırmasının ardından Anna Karenina, Tolstoy’u yazarlıkta ve sanatçılıkta zirveye yerleştiren roman olmasıyla ayrı bir değere sahiptir. Savaş ve Barış, yaşanmış tarihsel olaylara dayanması, yenilikçi kurgusu, gerçekçi karakter ve durum tasvirleriyle ön plana çıkıyorken Anna Karenina, toplumsal ve insan psikolojisi açısından gerçekçiliğiyle okuyucuyu kendi dünyasına çekmektedir. Tolstoy’un bunu yapmadaki başarısı, insanları ve özellikle de kadınları çok iyi tanıyor oluşundan gelmektedir. Bunda Tolstoy’un eşi Sophie Behrs’in de etkisi büyüktür. Sophie Bers, Tolstoy’un tüm eserlerini titizlikle incelemişti ve Tolstoy için eşsiz bir editör olmuştu. 

    Tolstoy, dönemin roman sanatında üstün bir konumda bulunan realizm akımının en önemli temsilcisidir. Realizm akımını bir atom çekirdeği olarak düşünürsek, Tolstoy bu atomu parçaları ayırır ve geriye kalan tüm parçacıkları gözler önüne sunar. Dünya edebiyatındaki realizm, genel olarak toplumsal durumlara ve olaylara dayanmaktayken Tolstoy, tüm bunlarla beraber insan ruhunu ve davranışlarını harfler ve sözcüklerle resmeder. 

    Tolstoy’un, edebi ve sanatsal anlamda büyük bir isim konumuna erişmesi, onun ruhsal çöküntüsüne ve bitmek bilmez memnuniyetsizliğine engel olamadı ne yazık ki. Tolstoy’un aklı fikri Rus toplumunun özellikle de Rus köylüsünün durumundaydı. Tolstoy, soylu olmaktan mutsuzdu. Bu nedenle bir köylü gibi yaşıyordu, köylü gibi giyiniyordu. Rus köylüsünün toplumdaki durumunu iyileştirmek adına birçok harekette bulundu. Kroyçer Sonat, İtiraflarım, Efendi İle Uşak gibi eserlerini de bu dönemde dünyaya sundu. 

    Büyük yazarın inanç ve ruh doğrultusundaki buhranı, Diriliş adlı kitabında büyük bir netlikle görülmektedir. Tolstoy, Diriliş adlı eserinde modern kilisenin kurumsallaştırılmasını, gerçek amacından sapmasını eleştirerek kurgusunu bu temeller üzerine oturtmuştur. Romanın bir diğer teması ise insan kurallarının Tanrı kuralları üzerinde olamayacağı temelindeki fikirlerini savunması ve adalet sistemine eleştirel yaklaşımı ile ilgilidir. Diriliş, Tolstoy’un ne denli büyük bir ahlak ve din filozofu olduğunun en belirgin örneğidir. Diriliş’in yanında bu konuda verilebilecek diğer örnek Sergi Baba adlı uzun öyküsüdür. 

    Diriliş adlı eserinin ortaya çıkardığı gerçekler ve fikirler nedeniyle Tolstoy, Rus Ortodoks Kilisesi tarafından ateist olarak anılarak kiliseden aforoz edilmiştir. 

    1910 yılında hayatını kaybettiğinde çoktan birçok büyük ismi etkilemişti Tolstoy. Bu isimler arasında büyük yazarlar Virginia Woolf, James Joyce, Vladimir Nabokov; felsefi ve politik kişilikler arasında da Gandhi bulunur. 

    Tolstoy, bir romanında baş karakterini bir tren istasyonunda öldürmüştü. Büyük yazarın hayatının da bir tren istasyonunda son bulması başka romanlara ve piyeslere konu olabilecek denli duygusal bir etki bırakır akıllarda. 

    Rusya’nın diğer büyük yazarlarından Maksim Gorki ve öykü ve tiyatro tekniklerinde çığır açan Anton Çehov, Tolstoy’la yakın arkadaşlardı. Tolstoy, Gorki’nin kendisinden ve yapıtlarından büyük övgüyle bahsederken Çehov’u sivri bir dille eleştiriyordu. Çehov buna içerleniyordu. Fakat Gorki, anılarında Tolstoy’un Çehov’u bu kadar genç olduğu halde kendisiyle yarışabilecek denli büyük bir yazar olarak gördüğünü ve onu kıskandığını belirtir. 

    Tolstoy’un etkisi çağımızda hâlâ kendisini hissettirmektedir ve bu etki insanoğlu yaşamayı sürdürdükçe her çağda görülmeye devam edecektir.

  • Veysel

    Bu gençlerin hali ne olacak...

    Rivayet odur ki döneminin beyaz sakallı bilge adamı Aristo’ya bir grup gelmiş.

    Ve bu gençlerin hali ne olacak diye sormuşlar.

    Aristo da onlara dönüp sizlerin babaları da gelip sizler için aynı soruyu sormuşlardı demiş.

    Zaman zaman bu soruyla sık sık karşılaşıyor ve ne cevap vereceğimizi bilmiyoruz.

    Aristo’nun bir benzerini ben de öğrencilik yıllarımda yaşamıştım. Liderlik dersimize giren bir hocamız dersin büyüsüne kapılıp zamanında yapmış oldukları bazı aykırılıkları anlatmaya başlamıştı. Dersten nasıl kaçtıklarını, akşamları birliği nasıl terk ettiklerini anlatıyordu. Dersin sonuna geldiğimizden sanırım bir arkadaşımız dikkati dağıldığı için kafasını başka bir yöne çevirmişti.

    Hocamız bir anda hiddetlenerek bizlerin ne kadar disiplinsiz olduğumuzdan dem vurmaya başladı. Bu da yaklaşık beş dakika kadar sürdü. Sözü bittiğinde ortamı bir anda sessizlik kaplamıştı. Herkes yaşananlara bir anlam verememişti.

    Elimi kaldırıp söz istedim ve askeri adabın gerektirdiği bir üslupla hocamıza bir soru sordum.

    ***

    Komutanım dedim; dersimiz liderlik ve siz bize geçmişte yaşadıklarınızı anlattınız. Ve o dönemde çok da aykırı olan şeyler yaptığınızı ifade ettiniz. Ardından arkadaşımız yalnızca kafasını yana çevirdiği için bizler topluca disiplinsiz olduk. Sizin bize anlattığınız liderlik dersine göre bu yaşananları nasıl yorumlayalım dedim.

    Bazen bizler de bu yaşananlara benzer davranmıyor muyuz? Geçmişte yaptığımız hataların belki de onda birini yapmayan bu gençlere neden “ne olacak bu gençlerin hali” diye soruyoruz.

    Evet hayata bizden daha farklı bakıyor olabilirler. Ancak bu normal bir şey değil mi?

    Onları yetiştiren ve genlerimiz gibi duygularımızı da düşüncelerimizi aktaran da biz değil miyiz?

    Her hafta bir üniversitede gençlerle buluşuyorum ve onlarla konuşuyorum. Onları dinliyor ve onlardan birçok şey öğreniyorum.

    Bu sohbetler iki saati aşkın sürüyor ve birinden bile söz konusu vatan olunca ilgi eksikliği görmüyorum.

    Gözlerini bile kaçırmadan ne yaşandı ve ne yaşanacağını öğrenmeye çalışıyorlar.

    ***

    Bırakın bu konuları yalnızca dinlemeyi ihtiyaç olduğunda onlar hep orada ve hazır olduklarını vurguluyorlar. 

    Barikatlar döneminde ihtiyaç duyulduğunda yüzbinler PÖH olmak için başvurmamış mıydı?

    15 temmuz günü sokağa çıkanların şehit ve gazi olanların ve mücadele edenlerin arasında da hep onlar vardı.

    Onlar El Bab’da ve Afrin’deydiler. Bu ülkeyi ne kadar sevdiklerini de, “Biz aşkı vatan için canını verenlerden öğrendik “ sözlerinden anladık.

    Ülkenin kalkınmasında lokomotif oluyorlar. Çok daha fazla yurt dışında çalışma imkanı buluyorlar. Daha fazla genç uluslararası başarıya imza atmaya devam ediyor.

    Bazen bizler gençlere “ne olacak sizin haliniz” demek yerine biz kendi adımıza nerde hata yapmıştık diye konuşsak ve anlatsak daha faydalı oluruz diye düşünüyorum.

    Zamanında eksikliğini çektiğimiz şeyleri gençlere daha fazla vererek, onları aslında biz yoldan çıkarıyoruz.

    Zeytini iki defa dişlemesi gerektiğini, azla yetinmenin kötü bir şey olmadığını anlatmakta eksik kalıyoruz. Veya bir ustanın yanında  para kazanmanın zevkinin  ne olduğunu onlara tattırmayarak, biz yeterince kitap okumadığımızdan onlara da örnek olmayarak hatayı bizler yapıyoruz.

    Sonra da ne olacak bu gençlerin  hali diyoruz.

    Merak etmeyin gülün dibinde gül fidesi yetişir. Biz neysek dibimizde de o yetişecek.

    Söylemesi ayıptır biz gençliğimizde ne çok hatalar yapmıştık, hatırlayanınız var mı?

    Mete Yarar

  • Veysel
  • Veysel
  • Veysel

    1 Mayıs İşci bayramı...

    ABD'nin Chicago kentinde işçilerin 1 Mayıs1886'dan itibaren iş gününün 8 saat olması için başlattığı mücadele 1889'da Milletlerarası İşçi Kardeşliği Teşkilatı'nın Paris Kongresi'nde "işçilerin ortak bayramı" olarak kabul edildi.

    Amerikalı işçilerin, 8 saatlik iş gününü kabul ettirmek için mücadelesi 1884'te başladı. Chicago'da, Trade-Unions (İşçi Birliği) Kongresi de 1 Mayıs 1886'dan itibaren normal iş gününün 8 saat olarak belirlenmesini kararlaştırdı. 

    1 Mayıs 1886'da ABD'nin büyük kentlerinde 5 binden fazla grev ilan edildi. Polisle grevciler arasında çıkan çatışmalarda bir işçi öldü, çok sayıda işçi yaralandı. 3 gün süren gösteriler sonrasında sendikacılardan 4'ü idam, 4'ü ağır hapis cezasına çarptırıldı.

    Milletlerarası İşçi Kardeşliği Teşkilatı'nın 1889 Paris Kongresi'nde (II. Enternasyonalin 1. kongresi), işçilerin dayanışmaları amacıyla yılda bir günün işçilerin ortak bayramı ilan edilmesi benimsendi. Amerikalı sendikacıların önerisi üzerine o gün ''1 Mayıs'' olarak belirlendi.

    İLK KEZ 1923'te "RESMİ" OLARAK KUTLANDI 

    Dünyada 1890’lı yıllara uzanan İşçi Bayramı, Osmanlı Devleti sınırlarında ilk olarak 1911'de Selanik'teki tütün, pamuk ve liman işçilerince kutlanırken İstanbul'daki ilk kutlama 1912 yılında gerçekleşti. 

    Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı nedeniyle ara verilen 1 Mayıs kutlamaları, uzun bir aradan sonra 1921'de yapıldı. Türkiye Sosyalist Fırkasının (TSF) çağrısı üzerine İstanbul işçileri mayısın birinci pazar günü tatil yaptı. TSF merkezindeki bayramlaşmadan sonra partinin Genel Başkanı Hüseyin Hilmi Bey ve üç delege, sadrazamı ziyaret etti.

    Türkiye Cumhuriyeti'nin Sovyetler Birliği ile dostluk ilişkileri çerçevesinde, Ankara'da 1 Mayıs 1922'de işçi bayramı kutlandı. Cumhuriyet tarihinde ilk kez 1 Mayıs 1923'te resmi olarak işçi bayramı kutlamaları yapıldı.

    Darbeler ve olağanüstü koşullarla kimi zaman yasaklanan 1 Mayıs, DİSK'in 1976 yılında Taksim'de düzenlediği programla geniş kitlelerce kutlandı.

    Bir yıl sonra 1977'de yine Taksim Meydanı'nda yapılan 1 Mayıs kutlamalarında, meydandakilerin üzerine ateş açılması nedeniyle 34 kişi yaşamını yitirdi.

    28 YIL SONRA TEKRAR RESMİ TATİL OLDU 

    Milli Güvenlik Konseyi'nce 12 Eylül döneminde resmi tatil olmaktan çıkarılan 1 Mayıs, 28 yıl sonra Nisan 2009'da "Emek ve Dayanışma Günü" olarak resmi tatil ilan edildi.

    Bu kararın ardından 2 yıl boyunca kutlamalar Türk-İş, Türkiye Kamu-Sen, DİSK, Memur-Sen, Hak-İş ve KESK'in yanı sıra sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin katılımıyla Taksim'de ortak yapıldı.

    Sonraki dönemde Taksim Meydanı'nda kutlamalara izin verilmemesi nedeniyle bazı işçi ve memur konfederasyonları kutlamalarını Anadolu'daki şehirlere kaydırdı.

    DİSK ve KESK ise bu yıla kadar 1 Mayıs kutlamalarını Taksim Meydanı'nda yapılmasını talep etti. İstanbul Valiliği'nin bu yılki kutlamalar için Taksim Meydanı'na izin vermemesi sonrası DİSK ve KESK 1 Mayıs'ı Bakırköy'de kutlama kararı aldı. 

    İşçinin ve emekçinin bayramı 1 Mayıs'ı Türk-İş Ankara'da, DİSK ve KESK İstanbul'da, Memur-Sen Kütahya'da, Hak-İş Erzurum'da, Türkiye Kamu-Sen ise Eskişehir'de kutlayacak.

  • Veysel

    Kırık cam teorisi

    "Suçlarla mücadeleyi nasıl başardın" sorusuna New York'un efsane Belediye Başkanı Giuliani'nin cevabı şöyle olmuştu.. 

    "Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırılsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın.

    O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım."

    Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyorlar. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyor.

    Bunu anlayan New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş. Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış.

    Polis bu kararlılığıyla "Küçük müçük, bizim için hiç fark etmez; bu sokağın, metro istasyonunun veya mahallenin suç üreten bir bölge olmasına izin vermeyeceğiz" demiş. "

    Kırık Cam Teorisi" ABD'li suç psikologu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmişti.

    Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı.

    Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Olup bitenleri gizli kamerayla izledi.

    Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı.

    Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi, sağlam kalan otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdılar. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (yani zengin beyazlar) da olaya dahil oldular.

    Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale geldi. "Demek ki" diyordu Zimbardo, "İlk camın kırılmasına, ya da çevreyi kirleten ilk çöpe, ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz."

  • Veysel

    Bir neslin sonuyuz biz.

    Kendi oyuncağını kendi yapan bir neslin sonuyuz...

    Oyunu bölünmesin diye annesinden ekmek arası domates isteyen bir neslin sonuyuz...

    Akşam annesinin " oğlum hava karardı " diye seslendiği bir neslin sonuyuz...

    Veysel

    Veysel
  • Veysel

    Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.

    Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,

    Kendi yolumu çizdiğimde anladım..

    Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..

    Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..

    Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,

    Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..

    Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,

    Neden hiç ağlamadığını anladım..

    Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,

    Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..

    Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,

    Çok acıttığında anladım..

    Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,

    Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..

    Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,

    Yüreğini elime koyduğunda anladım..

    ”Sana ihtiyacım var, gel ! ” diyebilmekmiş güçlü olmak,

    Sana ”git” dediğimde anladım..

    Biri sana ”git” dediğinde, ”kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,

    Git dediklerinde gittiğimde anladım..

    Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,

    Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..

    Özür dilemek değil, ”affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman

    olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım..

    Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,

    Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,

    Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

    Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,

    Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..

    Sevgi emekmiş,

    Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş…

    Can Yücel

  • Veysel

    

    Mete Yarar

    myarar@karar.com

    26.04.2018 Perşembe 00:02

    Nasıl oldu da bu kadar çabuk unuttuk?

    

    25

    YORUM

    Yine hoyratça delice birbirimize vurmaya başladık. Ne kadar çabuk unuttuk bize kurulan tuzakları, şehitlerimizi ve gazilerimizi.

    Ne kadar çabuk unuttuk barikatlar döneminde yaşananları.

    Ne kadar çabuk unuttuk memleketin her yerinde bombalar patlatan, birbirinden farklı Türkiye düşmanı terör örgütlerini.

    Ne kadar çabuk unuttuk 15 Temmuz gecesi yaşadığımız o hainliği. Beşiktaş’ta stadın yanında, Gaziantep’te düğünde, Kayseri’de izne çıkan askerlerin otobüsünde patlayan bombaları.

    Ne kadar çabuk unuttuk Fırat Kalkanı için Suriye’ye giren askerlerimizi, Akil Tepesi’ni ve Kilis’e roket yağdıran o hain örgütü.

    Ne kadar çabuk unuttuk onlara kucak açan müttefik bile diyemediğimiz ülkeleri.

    Ne kadar çabuk unuttuk sınırımıza o sıcak günlerde kan ter içinde kucaklarında çocukları ve çıplak ayakları ile gelen insanları, geride bıraktıkları anıları ve ümitleri ...

    Ne kadar çabuk unuttuk üç yaşındaki Suriyeli çocuğun hıçkırarak ağlarken sizleri Allah’a şikayet edeceğim dediği sözlerini, Filistin’de babasının arkasına sığınmaya çalışırken şehit edilen muhammedin ölümünden tam onyedi sene geçtiğini.

    Ne kadar çabuk unuttuk sizlere “buraları dar edeceğiz” diyen emperyalistlerin uşağı olan hainleri, darbe girişiminin ardından “beraber çalıştığımız arkadaşlarla irtibat kuramıyoruz” diye serzenişte bulunan ABD askerlerini, FETÖ’ye birbir kılıf bulup aklamaya çalışan iç ve dış hainleri ....

    ***

    Ne kadar çabuk unuttuk birer birer demokrasi getirmek için yıktıkları ülkeleri ve ezip geçtikleri hayatları, dünyada yaşanan en büyük göçleri ...

    Ne kadar çabuk unuttuk Akdeniz ve Ege’nin sularında kıyıya vuran cansız bedenleri, Irak cezaevlerinde yaşanan işkenceleri, çalınan yer altı ve yer üstü zenginlikleri, yağmalanan müzeleri ve bankaları ...

    Ne kadar çabuk unuttuk işlerine gelmeyen her konudaki üç maymunu oynadıkları görüntülerini ....

    Unutmuşuz ki,  onlarla uğraşmaktan vazgeçip içimizde kavga etmeye başlamışız.

    Unutmuşuz şehitlerimizin bize hatırlattıklarını ve ne için şehit olduklarını.

    Bize emanet ettikleri vatanı, demokrasiyi ve cumhuriyeti , insanımızı ...

    Bizi korumak için canlarını verdiler, bize kıyılmasın, pis elleri bize değmesin diye dünyadan vazgeçtiler.  Ne yazık ki biz kendimizle kavga etmeye başladık.

    Hani biz ancak biz olmadığımızda yıkılırdık, hani tarihte kurulan onaltı Türk devleti de bu yüzden yıkılmıştı, hani biz her yaşanan olaydan ders çıkarmıştık. Bu tuzağa bir daha düşmeyecektik.

    H H H

    Geçmişte elimizden alınan gençliğimizi ve sağ sol kavgalarını unutmamıştık. Hani onu yaşayanlar “biz nasıl da tuzağa düşmüşüz” diye bize nasihat vermişlerdi.

    Her ekonomik krizde elimizdeki herşeyi yok pahasına kaybetmiştik. Bir daha bunları kaybetmemek için hep beraber milli olacaktık.

    Yahu biz ne zaman, hangi aralıkta bu kadar şeyi unuttuk da sıra birbirimizi yemeğe geldi.

    Ne zaman dedikodunun esiri olup ekonomiyi batırmaya, aramızdaki bağları görmezden gelmeye, iyi taraflarımızı söylemekten vazgeçmeye başladık.

    Yoktan var ettiğimiz bir cumhuriyetin kazanımlarını, hiç yokmuşlar gibi davranmaya nasıl başladık, memlekete çivi çakan yerli ve milli insanları kaplanların önüne nasıl attık.

    Biz ne zaman bu kadar şeyi unutup farklı bir gerçeklikte yaşamaya başladık.

    “Hatırladıkça şükür eylersin, unuttukça küfür eylersin ( Hz. Mevlana )” sözünü aklımızdan nasıl oldu da çıkarttık?

    Mete Yarar

  • Veysel

    ve unutmayalımki herşeyden önce vatan 👍

    Veysel
  • Veysel

    nasıl ? tamamen el işciliği

    Veysel
  • Veysel

    nasıl olmuş ?

    Veysel
  • Veysel

    👷

    Veysel
  • Veysel

    sonunda bitti :)

    Veysel
  • Veysel

    çocuklara ve çoçuk kalanlara ben gibi

    Veysel
  • Veysel

    elime sağlik :)

    Veysel
  • Veysel
  • Veysel