概要
  • ゼリー (お気に入りのゲーム)
写真
  • Mehmet
  • Mehmet

    Özgürlük kafana göre yaşamak değildir özgürlük kafa dengi insanlarla yaşamaktır

    Goca reiss

  • Mehmet

    Alimlerden Biri, Talebesi İle Gezerken, Bir Tarlanın Yanındaki Ağaçlardan Birinin Altında Eski Bir Çift Ayakkabı Gördüler. Belli ki Civarda Çalışan Birisinin Ayakkabısıydı.

    Talebe :

    "Hocam Bu Ayakkabıyı Saklasak da, Sahibi Geldiğinde Ayakkabısını Bulamayınca, o Anki Hâlini Seyretsek, ne Dersin ? " dedi.

    Hoca:

    "Sevincimizi Başkalarının Üzüntüsü Üzerine Kurmak Doğru Değildir.

    Gel Şöyle Yapalım; Sen Zengin Bir Ailenin Çocuğusun, Bu Ayakkabının İçine Bir Miktar Para Bırak, Sahibi Gelip Bunu Gördüğü Zamanki Sevincini Seyredelim" dedi.

    Talebe Bu Teklifi Daha Güzel Buldu ve Adamın Ayakkabısının İçine Bir Miktar Para Koydu.

    Hocası ile Görünmeyecek Şekilde Bir Ağacın Arkasına Saklandılar.

    Bir Müddet Sonra, Ayakkabının Sahibi Geldi..

    Elbiselerini Değiştirdi, Ayakkabısını Giyerken İçinde Bir Şey Olduğunu Farketti. Baktığında bunun para olduğunu gördü. Bir müddet etrafına bakındı, hic kimseyi göremeyince, dizleri üserine oturdu ve ellerini açıp:

    ” Ya Rabbi, eşimin hasta, çocuklarımın aç olduğu

    Sence malumdur, verdiğin bu nimet için Sana sonsuz şükürler olsun,” deyip gözyaşlarına boğuldu ve uzun bir süre ağladı. Bunu gören Hoca ile talebesi de göz yaşlarını tutamadılar…

    Sonra Hoca talebesine döndü :

    ” Bu ilk tekliften daha güzel olmadı mı , şu an daha mutlu değil misin?” dedi.

    Talebesi:

    ” Evet Hocam, daha sevinçliyim. Şimdi, daha evvel anlamadığım şu cümlenin manasını anladım : Verdiğin zaman, aldığın zamankinden daha mutlu olursun”.

    Hocası dedi ki: “Evladım! Güçlü ve haklı olduğunda affetmek: Vermektir.”

    “Yokluğunda kardeşine dua etmek: Vermektir.”

    “Haksız iken özür dileyebilmek: Vermektir.”

    “Başkasının ırzına kem gözle bakmamak: Vermektir.

    “İnsanların gönüllerine sevinç ekmek: Vermektir…

    Sevincimizi başkalarının üzüntüsü üzerine değil sevinci üzerine kurmak dileğiyle.

  • Mehmet

    KIZIMI KİME VEREYİM?

    Merv şehri kâdısının bir kızı vardı. Ülkedeki, ileri gelen zengin, makam ve mevkı sâhibi kimseler bu kızı isteyince hiç birine vermedi. Bu zâtın Mübârek adlı, bağına-bahçesine bakan bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş, meyveler olgunlaşmış, bolluk bereket gelmişti. Efendisi, Mübârek'ten üzüm isteyince, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı. Efendisi; "Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" demekten kendini alamadı. Mübârek; "Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!" diye cevap verdi. Bağ sâhibi; "Sübhanallah iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun." diye çıkıştı. Mübârek, onları yemekle değil korumakla vazîfeli olduğunu biliyordu. Efendisi; "Niçin onlardan yemedin?" deyince; "Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhâfazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu, emrinize karşı gelebilir miyim?" cevâbını verdi.

    Efendisi böyle bir hâdiseyle ilk defâ karşılaşmıştı. Mübârek'in bu hâline hayran kaldı. Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten onu ve hâlini çok sevmişti. Kölesine dönerek; "Sana bir şey soracağım." diye söze başladı. Sonra; "Benim bir kızım var, malı makamı yüksek pekçok kimse onu ister. Hangisine vereceğimi, ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?" diye sordu. Mübârek, bu söze karşı şöyle dedi:

    "Efendim!.. İnsanlar, dâmâd için; câhiliyye devrinde soya sopa; yahûdîler ve hıristiyanlar güzelliğe, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" zamânında dindârlığa, Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı. Zamânımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç."

    Bunun üzerine efendisi:

    "Ben dindarlığı ve takvâyı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dînine bağlılık, iyi hal, emânet ve güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum." dedi.

    O ise, kendisinin köle olduğunu, parayla satıldığını, böyle olunca evlenmelerinin garib karşılanacağını, hem kızın buna râzı olmayacağını bir bir anlattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kâdı kararlı idi. "Kalk eve gidelim." dedi. Eve varınca hanımına; "Bu sâlih, dindâr, takvâ sâhibi bir köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne?" deyince, hanımı; "Sen bilirsin, fakat bir de kıza soralım." cevabını verdi. Anne durumu kıza açıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın râzı olduğunu babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübârek, kızın yanına gitmiyordu. Bu hâl kırk gün sürdü. Bir vesîle ile anne durumdan haberdâr olunca dayanamadı; "Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?" diye şikâyet ve sitemde bulundu. Bunun üzerine kâdı; "Ey Mübârek! Kızıma nâz mı ediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun?" demekten kendini alamadı. Buna karşılık dâmâd:

    "Ey müslümanların kâdısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerîmenize nâz etmek ne haddime. Lâkin kâdısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamâna kadar bekledim ve ona helâl yemek yedirdim. Belki Allahü teâlâ bize sâlih bir evlâd verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur." dedi.

    Kırk gün geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helâle bu derece dikkat ettiği için Allahü teâlâ ona Abdullah isminde bir çocuk verdi. (Bu zat, evliyanın büyüklerinden Abdullah bin Mübarek hazretleridir)

    Huzur Pınarı

  • Mehmet

    Adam, yangında bir yılanın can çekiştiğini gördü ve onu alevlerin içinden çıkarmaya karar verdi.

    Bunu yaptığında yılan onu ısırdı ve dayanılmaz bir acıya neden oldu.

    Adam yılanı attı ve yılan tekrar ateşe düştü.

    Adam metal bir çubuğu kaptı ve yılanı alevlerin içinden çıkarıp hayatını kurtardı.

    Gözlemcilerden biri adamın yanına gelerek, "Bu yılan seni ısırdı, neden eskisi gibi onu kurtarmaya çalışıyorsun?" diye sordu. "

    Adam cevap verdi: "Sürüngenlerin doğası ısırmaktır ama bu benim doğamı yardım etmem için değiştirmez."

    Biri seni üzdü diye özünü değiştirme..

    Güzel kalbini kaybetme ama her zaman tetikte ve dikkatli ol!!

    Yılan olan doğasının gereğini yapar insan olanda insanlığınız gereğini...

    Alıntı

    Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet

    YİNE DE SEVER MİSİN?

    "Seviyorum" dediğin insanı, sadece öğlen on ikide değil, gece ikide, sabah beşte de sever misin?

    Hastalanmıştır, yatak döşek yatmaktadır. Mutfağa girip ona çorba yapar mısın, sabaha kadar yanında oturup ateşine bakar mısın?

    Fabrikadan çıkıp gelmiştir. Üstünde başında makine ve yağ kokusu. Terlemiştir, yorulmuştur, uykusamıştır. Sarılıp ona, terini yanağınla siler misin?

    Kötü bir haber almıştır, kırılmıştır kolu kanadı. Onun kolu kanadı olur musun?

    Sadece sevgilisi değil, anası, babası, yareni, dostu, sırdaşı da olur musun?

    Sadece ‘’seviyorum’’ demekle yar sevilmez.

    Zulanda sakladığın son nefesini ona verir misin?

    ***

    Yatıyordur onkoloji servisinde.

    Saçları dökülmüş, bir zamanlar nehir gibi çağlayan teni teni, bir yaprak gibi kurumuştur. Zayıflamıştır, kırılıp dökülmüştür.

    Uzandığı yataktan tavanın beyazına bakmaktadır. Yatağının ucunda solmuş çiçekler, ilaç kutuları, kolonya, kitap, su, bir parça kuru ekmek…

    Daha üç ay önce, Üsküdar Sahili’nde, eli elinde, dudağı dudağında değil miydi?

    Rüzgarda saçları dalgalandıkça,senin de için erimez miydi?

    Bak, seni büyüleyen o kocaman gözler ne kadar da ufalmış. O vakitler güneş doğardı o bakışlarda, şimdi gece inmiş kirpiklere...

    O böyle ölümün koynundayken, sen yine de, ilişip yatağın ucuna, elinden tutar mısın, saçsız başını okşar mısın?

    Nefesinde ilaç kokusu...

    Dudakları çatlamıştır susuzluktan....

    Yine de öper misin, sarar sarmalar mısın?

    ***

    İşten çıkartılmıştır.

    Ne parası vardır ne de yiyecek yemeği.

    Morali bozuktur. Günlerce evinden çıkmamıştır. Perdeleri, telefonları kapalıdır. En umutsuz haliyle gömmüştür kendini eski bir koltuğa. Son hayyelleride yıkılıp umutları tükenmiş...

    Çalar mısın kapısını, başına omuz, gözyaşına mendil olur musun ona?

    Sözü bitmiştir, söz,

    hayali bitmiştir, düş olur musun?

    Sonra, kolundan tutup sokağa çıkarır mısın? Ona gökyüzünü, bulutları, kuşları gösterip, kulağına şarkılar fısıldar mısın?

    "Seviyorum" dediğin insanı, sadece öğlen on ikide değil, gece ikide, sabah beşte de sevebilir misin?

    ***

    Günler sonra işkencelerden gelmiştir.

    Kan ravan içindedir.

    Kapında durmuş, bir dal gibi titremektedir.

    Patlamış dudaklarında mor inleyişler...

    Saçlarında kirli bir toka, gözleri kan çanağı, solmuş teni.

    Ne bir söz, ne bir hareket.

    Sadece bir boşluğa bakmaktadır.

    Sızlıyordur ayak tabanları, kolları tutmaz olmuştur.

    Sarılır mısın, hemen içeri alır mısın?

    Ağlıyordur.

    Ağrıyordur.

    Banyoya götürür müsün?

    "Bu da geçer." der misin?

    Hem ağrıyan yerlerini öpüp, hem de yıkar mısın?

    Sonra yatağına yatırıp, ona sevdiği şiirleri okur musun?

    Ihlamur yapar mısın?

    Uykuya dalar, kabuslar görür, kendini tutamaz, altını ıslatır. Yatağını yorganını değiştirir misin?

    ***

    Kadındır, gözlerinin feri kaçmış. yüzü buruşmuş.

    Saçlarının karası gitmiş şekli bozuldmuş…

    Erkektir,

    saçı sakalı uzamış…

    İnsandır,

    tükenmiş, umudu kalmamış.

    gülemiyor, sevemiyor, anlatamıyor…

    Ağız olur musun?

    El olur musun?

    Ses, nefes olur musun?

    Gelemiyorsa, ayak

    Göremiyorsa, göz olur musun?

    İnsan iyiyken, seveni çok olur.

    İnsan güzelken, saranı sarmalayanı çok olur.

    Mutluysa, herkes arkadaş, herkes dost.

    Hali vakti yerindeyse, herkes akraba, herkes komşu.

    Aşk şiirleri güzel gözlere yazılır, çiçekler omuza dökülen saçlara verilir. İnsan seviliyorsa, geçen zaman hep güzeldir ve dert, tasa, keder yoksa, sevmeye bahane çok olur.

    Sen, sevdiğini yoklukta ve hastalıkta da sever misin?

    "Seviyorum" dediğin insanı, sadece öğlen on ikide değil, gece ikide, sabah beşte de. sever misin?

    Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet

    YOL GÖSTEREN HARKULADE SÖZLER...!

    ”İnsanlar en büyük hatalarını, kafaları karışık olduğu zaman yaparlar.”

    “Şunu unutma: Fazla fedakarlık, fazla vefasızlık getirir.”

    ”Egosunu beslemekten, karakterini aç bırakan insanlar var…”

    ”Tanıdığın yanlış insanlara duyduğun öfkeyi, tanıdığın en doğru insana kusma.”

    ”İyi insan ol; fakat bunu kanıtlamak için vakit harcama.”

    “Hayatta her şey ol, fakat birilerinin alternatifi asla olma.”

    ”Bazıları ışığın, bazıları gölgenin peşine düştü.”

    ”İnsan, yalnızlığı en çok yanındaymış gibi davrananlardan öğrenir.”

    ”Yerine getirilmiş bir görevin mutluluğu başka bir görevi yapabilme gücünü yaratır.”

    ”Hayatı birbirimiz için daha kolay hale getirmek için değilse ne için yaşıyoruz?”

    ”Seçmiş olduğunuz ve karar verdiğiniz şeylerin bedelini siz ödersiniz; size akıl verenler değil.”

    ”Bir şeyi yüreğinde ve aklında bitirmedikçe, gidişler ve kaçışlar çare değildir.”

    ”Sadece fazla ileri gitme riskini göze alanlar ne kadar ileri gidebileceğini öğrenir.”

    ”Herkesi dinle; fakat duyduğun, yalnızca yüreğinin sesi olsun!”

    ”İnsanların ikiyüzlü olması sizi hala şaşırtabiliyorsa, iyi bir insansınız demektir.”

    ”İnsanın varlığı anlamını dil ile birlikte bulur ve dil edebiyatı beraberinde getirir.”

    ”Senin kendini nasıl gördüğün, başkasının seni nasıl gördüğünden çok daha önemlidir…”

    ”Utangaçlık; insana özgüvensiz oluşundan değil, kişilikli oluşundan gelir…”

    ”Zaman sana unutmayı öğretmez. Sadece susman gereken konularda tecrübe sahibi yapar.”

    ”Kendi doğrusu olmayan, başkasının yanlışını sever.”

    ”Bazen aynı dili konuşmak yetmez, bir de aynı yerden anlamak gerekir.”

    ”Yalnızca çok ileri gitmeyi göze alanlar, ne kadar ileri gidebileceklerini görebilirler.”

    ”Geçen yılın kelimeleri geçen yılın diline aittir, ve yeni yılın kelimeleri yeni bir ses bekler.”

    ”Kendi mutluluklarını, başkalarının mutsuzlukları üzerine inşa edenler, en tehlikeli insanlardır.”

    ”Seni düşünmeyen, anlamak istemeyen, anlamamazlıktan gelen insanlara yön değil yol vermelisin.”

    ”Kimseye iyi veya kötüdür demekte acele etmiyorum. Çünkü insanlar beni her zaman şaşırtmayı başarmışlardır.”

    ”Yaşamakla kaybettiğimiz hayat, malumat içinde kaybettiğimiz bilgi, bilgide kaybettiğimiz bilgelik nerede?

    ”Unutmayın; hiçbir zaman arkadaş kaybetmezsiniz. Sadece kimlerin gerçek arkadaşlarınız olduğunu keşfedersiniz.

    ”Araştırmaktan vazgeçmeyeceğiz ve araştırmamızın sonunda başladığımız yere tekrar dönecek, orayı yeniden keşfedeceğiz.”

    ”Çevrendeki insanlar susacağı, konuşacağı ve duracağı yeri bilmiyorlarsa, sen fazla adım atmışsındır onlara, biraz geri çekil…”

    ”Kırıldığını belli etmeyen insanları üzmeyin. Çünkü onlar sizi kaybetmemek için susar, aptal oldukları için değil!”

    ”Sizinle birlikte fırtınaya katlanmayan biri, gökkuşağının tadını çıkarmayı hak etmez.”

    ”İnsanlar güçsüz oldukları için ağlamazlar; çok uzun zamandır güçlü oldukları için ağlarlar.”

    ”Ne yaşarsanız yaşayın; birine en son davranış şekliniz, onda bıraktığınız tek fotoğraftır.”

    ”Öyle anlar olur ki, hiç bir şey olmamış gibi gülümseyerek yoluna devam eder insan; buna pes etmek değil; olgunlaşmak denilir.”

    ”Bazen noktayı koyabilmeli insan.''

    Ts-Eliot

  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet

    MUTLAKA OKUMALISIN

    Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:

    "-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!.."

    Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:

    "-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!.." dedi.

    Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:

    "-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!" dedi.

    Evin gelini:

    "-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer." dedi. Yaşlı kadın:

    "-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır."

    Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:

    "-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti... Anlat bakalım, merak ettim!.." dedi.

    Yaşlı kadın söze başladı:

    "-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.

    Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!.."

    Torunu:

    "-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!" dedi.

    "-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..

    Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı."

    Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.

    "-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz...

    Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla... Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.

    Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde... Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.

    Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!.." dedi gelinine... Leylâ mahcup bir şekilde:

    "-Evet anneciğim." diyebildi.

    Torunu:

    "-Babaanneciğim, şimdi Facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!.."

    "-Aayy ne ayıp... İnsan hiç yediğini söyler mi?"

    "-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar..."

    "-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene... Evler çırılçıplak kaldı desene..." dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:

    "-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük... Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada... Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse, adı hikâye... Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de... Yani mânâsını Allâh'ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis...

    Bu hadîs-i kudsîye göre:

    "Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm'ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..»

    Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:

    "-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.

    Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!.." diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti."

    İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak..."

    Gelini:

    "-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı." dedi.

    Torunu kaşığı sessizce bırakıp:

    "-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!" dedi.

    Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh'a hamd etti.

    TARİHTE BUGÜN

    Mehmet
  • Mehmet

    KESİNLİKLE OKUNMASI GEREKEN BİR YAZI.

    "Yere düşen ekmeğin üstüne basan insan görmedim ama yere düşen insanı tekmeleyen çok kisi gördüm" diyor.

    Saygılı olmaktaki kusurlarımızı söyle anlatıyor:

    - Birbirimize saygılı olma konusunda 3 tip temel hatamız var.

    Avrupa'da yasayan vatandaşımız orada yerlere çöp atmıyor ama Kapıkule'den girer girmez yerlere tükürmeye, çöp atmaya başlıyor. Niye burada böyle yapıyorsun diye sorulduğunda, herkes böyle yapıyor diyor. Kendi fikri olmayan insanın duruma göre hareket etmesidir bu.

    İkinci hatamız, adama göre davranmamız. Karşımızdaki adam iri yarıysa, 'Buyur Abi', diyoruz, ufak tefekse, 'Ne var lan!' diyoruz. Oysa insan yüreğilye tartlır

    Karşındaki insanı kılık kiyafetine göre değer biçiyoruz oysa Mevla huzurunda üstünlük takvadadır insanlarla dostluğumuz maddi ve menfatlere göre ayarlanıyor ona göre hal hatır solup aranılıp sorluyor Oysa ki, insanların onuru birbirine eşittir.

    Üçüncü hata, keyfimize göre davranmak. Keyfimiz yerindeyse eve girerken 'Merhaba millet' diyoruz, değilse surat asıyoruz. Oysa keyfimiz yerinde olsun olmasın insanlara saygılı davranmak zorundayız.

    Diyorum ki, yerdeki ekmeğe saygılı olma konusunda ülkemde mutabakat var, kimse basamaz, ayağıyla dürtüklemez ya da öper, koyar bir kenara.

    Ekmek nimettir kabul, peki insan nimet değil mi?

    Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet

    Cinselliğin bastırıldığı toplumlarda kadınların samimi ve nazik davranışları erkekler tarafından "ilişkiye davet" olarak algılanıyor.

    Kadınlar "acaba yanlış mı anlaşılırım?" diye düşünmekten karşı cinsle dostça ve sağlıklı ilişkiler kuramıyorlar.

    Bu reel hayatta da böyle, sosyal medyada da böyle.

    Birbirimizi dişi ve erkek kimliklerimizden bağımsız önce "insan" olarak görmeyi öğrenmemiz lazım.

    Kadınların kendilerini korumak adına gösterdikleri erkeksi davranış biçimleri içlerindeki dişi enerjinin körelmesine ve eril enerjinin yükselmesine sebep oluyor.

    Kadınlar zerafetini yitirdikçe ve erkekleştikçe hayat zerafetini yitiriyor.

    Kadınların nezaketini ve zerafetini "kuyruk sallıyor" olarak görmekten vazgeçelim.

    Ve önce birbirimizle insani ilişkiler kurmayı öğrenelim,

    Dişi ve erkek olmak sonraki aşama.!

    Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet

    Sen hiç dalına küsen,ağaç gördün mü kardeş?

    Ya da dikeninden, yaprağından utanan gül...?

    Su toprağa tohuma, gönül koyar mı hiç.?

    Rüzgâr kıskanır mı, yağmuru, bulutu...?

    Hangi kuş aç bırakır, açıkta koyar yavrusunu.?

    Hangi kurt, başka bir kurda acı verir...?

    Köpek bile yalamaz mı sevdiğinin yarasını.?

    Bilmez mi, çiçek arının, arı çiçeğin hatrını...?

    Sen hiç işkence yapan, aslan gördün mü kardeş.?

    Ya da hangi sincap, kırmıştır komşusunun kalbini...?

    Hangi hayvan orman yakar, yuva yıkar.?

    Hangi hayvan, ilk önce sevdiğine kıyar...?

    Milyonlarca farklı böcek türü var yeryüzünde.

    Kaçı savaşmıştır birbiriyle, kaçı katliama uğramıştır...?

    Kaç aslan, sürgün edilmiştir yerinden yurdundan.?

    Kaç kartal, gökyüzünde özgür diye taşlanmıştır...?

    Sen hiç, yalan söyleyen yıldız gördün mü kardeş.?

    Ya da başkasının kederine, keyiflenen yakamoz...?

    Hangi dağ, eteğindeki köyü üzmüştür.?

    Ve hangi ırmak, ihanet etmiştir aktığı denize...?

    Sadece insandır, insanın cehennemi.

    İçindeki ateşte, en çok kendi kavrulan...

    Yaşıyor, kötülük ede ede.

    Yaşıyor, kötülük bula bula...

    Kızılderili sözü

    Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet

    DİZİLERİN VERDİĞİ MESAJLAR

    1- İstemediğin biriyle evlendiysen ona ihanet edebilir, başkasıyla aşk yaşayabilirsin.

    2- Kötü bir olaydan sonra içki içip etrafı dağıtmalısın.

    3- Sevdiğin kişi başkasıyla evlendiyse onların yuvasını bozmalısın.

    4- Kötüler daima güçlüdür iyiler ezilmeye mahkumdur.

    5- Her dizide yeni elbiseler, ayakkabılar olmalı, alışveriş için hep lüks yerler tercih edilmelidir.

    6- Evde ilgi görmeyen adam dışarıda karısını aldatmalı ve bütün suç kadına yüklenmeli, adamın yaptığı da masum gösterilmelidir.

    7- Gençlerin mutlaka sevgilisi olmalı, lise ve orta okul seviyesinde olsa bile çıktığı biri olmalıdır.

    8- Birbirlerinin kuyusunu kazan insanlar, hep maskeler ile dolaşmalı ve suç daima bir iki kişinin üzerine yıkılmalı

    9- Kavga eden, şiddet uygulayan, hırsızlık ve gasp yapan baş rol oyuncuları güler yüzlü, yakışıklı olmalı ve hep haklı nedenlerle yapmalı.

    10- Anneler hep despot olmalı, babalar ise daima sert ve anlayışsız olmalı. Çocuklar her zaman haklı olmalı.

    11- Kaynanalar hep kötü rol oynamalı, sürekli olarak damadının gelininin kuyusunu kazmalı

    12- Paranın nerden ve nasıl geldiği belli olmamalı, harcama yaparken hep cömert olunmalı.

    13- İş yerleri hep rezidans olmalı, işçi ve esnaf rolleri olmamalı.

    14- Sıradan ortalama bir hayat yoktur.Ya diptesindir ya tepede.Bunun ortası yoktur.

    15- Gençler hep haklı olmalı, haklı çıkmalı başına buyruk hareket etmeli ve kız erkek meseleleri dışında başka da dertleri olmamalı.

    16 - Hep lüks özendirilmeli herkesin hayali maneviyat değil maddiyat olmalı yalılar villalar amaç olmalı insanlar olağanüstü bir lüks yaşama yönlendirilmeli.. Hep kapitalizm hep kapitalizm..

    17-Ülkede herşey yolunda gidiyor verilmesi gereken bir mesaj ve anlatılacak birşey de yok.

    İzlemeyin İzletmeyin!!!

    (Alıntı)

    Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet
  • Mehmet