• Syma

    Her tavrın bir zarafeti vardır; oturmanın, kalkmanın, eşyaya bakmanın. Gönüllerdeki zarafet dışa yansıdıkça hayat güzelleşir. Bir zarif adam dedi ki; çocukluğumu hatırlarım, biraz hızlı yürüsem, ayağımı yere vurarak bassam; kızarak parlayarak değil inandırarak, anlatarak, “her şeyin bir canı var yavrum, tahta incinmez mi? Bizi üstünde gezdiriyor, bizim de ona hürmet etmememiz gerekmez mi?” Derlerdi.

    Bardağı yere koyarken ses çıkarmak ayıptı, bardak ve konulduğu yer incinmemeliydi. Uyandırılmak istenen kişinin yastığına hafifçe vurularak ‘âgâh ol erenler’ denilirdi. ‘Ben’ diye konuşulmaz ‘fakir’ ifadesi kullanılırdı. Gelen misafirin ayakkabıları içeri doğru çevrilirdi, kapıya doğru çevirmek bir daha gelme demekti. İçeri doğru ayakkabılarını giyen misafir, evdekilere arkasını çevirmeden giyer ve kapıdan çıkardı. Kapıyı kapat denilmezdi, Allah kimsenin kapısını kapatmasın diye kapıyı ört ya da sırla denirdi. Lambayı söndür denilmezdi, Allah kimsenin ışığını söndürmesin diye lambayı dinlendir denirdi. Lamba yakılmaz, uyandırılırdı. Yolda karşılaşanlar temenna ederken el kalbe götürüldüğünü, muhabbetin yüreğimde, dudağa götürüldüğünde, yâdın dilimde, başa götürüldüğünde, başımın üstünde yerin var denilmek istenirdi. Canlı cansız herşeyin bir hatırı vardı eskiden, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’ın altmış üç yaşında vefatından sebep, altmış üç yaşını geçmiş büyüklerimiz yaşları sorulduğunda ‘haddi aştık’ derlerdi. Yolda küçük büyüğünün önünden yürüyemezdi. Nerden nereye… Kendimize yabancılaştık, nezaketin, güzel ahlakın, öz sevginin, hakiki saygının, hatırını unutur olduk.

    Atalarımız dervişin fikri neyse zikri de odur demişler

التعليقات