• Cemal

    'GÜN AYDIN OLA TÜRKİYEM. . Çok değerli ülkemizin çok değerli insanı benim içinde abi diye diye hitabim olan dün bütün brokrasi askıya asip dostça sohbet imizde. ve bana gösterdiği saygısından dolayı bana mahçup eden beni Zekeriya abimin paylaşımını paylaşırım siz sociable arkadaşlarla. .okuyun ne kaybedersiniz ki..##### BİLİYOR MUYDUNUZ?####

    Yıllar önce İzmir Kadınlar Hapishanesindeki mahkum kadınlara akşam

    dersleri verilmesi kararlaştırılmıştı.

    Bir gün milli eğitim müdürünün odasına zayıf, ufak-tefek bir genç kız

    girdi.

    - Ben bu dersleri memnuniyetle kabul ederim, efendim, dedi.

    Müdür şaşırmıştı. Karşısındaki genç kız, okuldan yeni çıkmış, üstelik son

    derece de hassas bir insana benziyordu.

    Müdür bir kez daha hapishanedeki tipleri gözünün önüne getirdi. Olacak şey

    değildi... Lakin düşüncesini belli etmedi.

    - Peki, hoca hanım, dedi. Bu işle meşgul olacağım.

    İki hafta geçmeden, genç kız, soğuk ışıklar altında hapishane koğuşundaki

    akşam derslerine başlamıştı. İşi bittikten sonra, ince pardösüsünün yakasını kaldırıyor,

    süngülü nöbetçilerin, zincirli kapıların arasından geçerek sokağa çıkıyor ve hızlı

    adımlarla evine koşuyordu.

    Hapishane müdürü de, milli eğitim müdürü gibi, hayretler içinde idi.

    O, kavgacı, o geçimsiz mahkumlar, genç öğretmeni hem sevmeye, hem saymaya

    başlamışlardı.

    Kadınlar hapishanesinde ilk defa böyle bir hava esiyordu.

    Fakat işinde inanılmaz bir başarı gösteren kızın, bir süre sonra acayip bir

    suçla adliyeye götürüldüğünü görüyoruz.

    Hakkındaki suçlama: Misyonerlik...

    Gittikçe kabaran dosyalar, hep misyoner öğretmenden bahsediyordu.

    Neler de neler yapmamıştı ki:

    Kadınlar hapishanesi derken, Kinder Garten Teşkilatında çalışmalar,

    çocuklara iyi insan olmak etrafında birtakım telkinler.

    Bütün bunlar misyonerlik denilen şeyden başka ne idi....?

    İş o kadar dallanıp budaklandı ki, Ankara'ya kadar intikal etmiş ve onca

    mühim işi arasında Atatürk meseleyi merak etmişti.

    - Bana misyoner öğretmenin dosyasını getiriniz, dedi.

    Bütün bir gece o dosyayı inceledikten sonra, ertesi günü öğretmen Sıdıka

    Avar'ı yanına çağırttı. Genç öğretmen Atatürk'ün karşısına çıktığı vakit bir

    yaprak gibi titriyordu.

    Atatürk, bu ufak-tefek kıza hayretle baktı.

    - Misyoner öğretmen sensin, öyle mi?" diye sordu.

    Avar şaşırmıştı. Yavaşça,

    - Efendim, ben öğretmen Avar, diye fısıldadı.

    Atatürk, o zaman genç öğretmene doğru parmağını uzatarak yüksek sesle

    şunları söyledi:

    - Hayır. Sen misyoner Avar'sın. Bana, senin gibi misyonerler lazım.

    Ondan sonra da Atatürk fikirlerini açıkladı:

    "Bir toplum, daha ziyade aile yoluyla, bilhassa kadın yoluyla

    kazanılabilirdi. Genç öğretmen Doğu'ya gidecekti.

    Oradaki genç kızları, hatta bunların arasında hiç Türkçe bilmeyenleri bile

    toplayacaktı....Onları, bu toplumun potasında yetiştirecekti; sonra bu çocuklar

    birer ışık huzmesi altında köylere gönderecekti."

    Sözlerinin sonunda:

    - Git, memleketin içine gir, dağ köylerine uzan; orada bizden ışık bekleyen yarının annelerini göreceksin, dedi.

    Genç öğretmen, içi içine sığmaz bir halde Atatürk'ün yanından çıktı.

    İşte yıllar ve yıllardır Avar, doğu illerinden birinde Kız Enstitüsü Müdürlüğünde bu inanılmaz işle meşguldür. Şimdi; Elazığ, Tunceli, Bingöl çevrelerindeki halk, bu ufacık-tefecik kadından bir azize gibi bahseder.

    Onun hakkında iki yüze yakın mani, masal ve çocukların dilinde sayısız Avar şarkıları vardır.

    O, yol vermez, geçit tanımaz dağlara at sırtında tırmanır, dağ köylerinden, çoğu esmer köy kızlarını toplar, onları kendi ceketine sarıp okuluna götürür.

    Avar, Doğu'da gerçekten inanılmaz bir isimdir. Dağ tepesindeki köylere bu masal kadının, öğrenci toplamak için gittiği zaman köylüler:

    - Kızımı da götür, Avar...! diye atın üzengisine yapışıyorlar.

    Şehre, Avar'ın okuluna gelen kızı, bir kere de üç-dört yıl sonra görünüz.

    Ben, bir insan yaratma mucizesini orada gözlerimle gördüm

    Hikmet Feridun Es

    Hayat Dergisi 1957

    Sıdıka Avar; bugünkü TRT'nin işine son verdiği gazeteci Banu Avar'ın**annesidir.

    Kendisinden yukarıdaki yazı sayesinde haberdar oldum.

    Kızı da anası gibi çetin ceviz...

    Aynı özveri ve tükenmez bir cesaretle Atatürk'ün gösterdiği hedefe karşı çıkanlara karşı çıkıyor..!