• Nejdet

    Bir kahve köşesinde başlar vurdum duymazlık

    Nedenli kayıtsız kalabilir insan, güvercinlerin vurulmasına

    Şimdi köşe başlarını tutmuş eşkıyalar

    Henüz branşından emekli olmamış bir seri katil

    Gün avuçlarına her tip insanı koymuşta bir başına

    Mezuniyet balosuna gelen olmamış ormanda yolunu kaybetmiş bir ayının

    Gecenin geç saatlerinde ayrılmış bir başına cesetler mezarlarından

    Peşinde mezar taşları kalkıp geliyor

    Konaklayıp hamlesiz insanın duraklarına

    Vurdum duymazlığı vuruyor, uzun namlulu tüfekleriyle gelen avcılar

    Uzun cümleler düşüyor mezar taşlarının üstüne

    İnzivaya çekilmiş sancılara hamak oluyor bedenim,

    Ölüler duymaz öldüğünü,

    Şimdi bir akşam yalnızlığını indirir, gökten yıldızlar

    Bir ben mi kaldım şehrin içindeki mezarlıklarda

    Son güvercinde uçup gitti, insanın kerbelasından

    Bir çuval fotoğraftan başka bir şey yok tu kalan elimizde

    O şiddetli fırtınalar, yıldırımlar birde baklagillerden tufanda kalan

    Sefil bir hayatın eteklerine sığınıyoruz.

    Hepsi bu kadar demek zor geliyor, ölüler duymaz öldüğünü

    Kalkın dağ başlarına yıkın ne varsa sırtınızdaki çuvalda

    Ne olacak domates, hıyar, patlıcan birde mangal üstü kuş başı

    İnandık inanmasına ya, neye nasıl inandık önemli olan bu

    Ayağımızın altında, bir tabureyle alınan hayat gerçek mi?

    Şimdi şehrin ıssız köşelerinde

    parkalı adamların yerine talip değil mi tinerci çocuklar,

    namluların ucunu sakladığımız parkalarda yok artık

    Boşuna mı taşıdık bunca yıl miting meydanlarına kavgayı

    Bir dostun acı kahvesi bile yok, ne misafir, ne de sefir

    Ansiklopedik kayıtlarda adına rastlanmadı, yalnız yaşayan kurtların

    Bir efsanedir, dağ başlarına yaktığımız Kızılderili ateşi

    Duman, barut kokusuydu onlar, şimdikiler kokoreç

    Fındık zade’de bir evin üçüncü katını mesken tutmuştuk bir zaman

    Peşimizde bir ayağı topal, bir kolu çolak adalet

    Ne zor şartlarda kaçmıştık, ateş çemberlerinden

    Kaçma gel diye davetiye bile çıkartmışlardı ardımdan,

    Ölünceye dek, yüzünü görmek istemediğim, bir garip adamlar

    Aç köpekler gibi çullanmışlardı üstümüze hani

    Neyse, orası sirkecide tren istasyonunun karşısında bir yerde kaldı

    Şimdi bile geçerken tüylerim diken,diken, ayağımın yerden kesildiği yer

    Yanımda hanım ve henüz hiçbir şeyden habersiz oğlum

    Bak işte oğlum, burası bir zamanlar canilerin cirit attığı yerdi

    Burada bağladılar, ellerimizi, ayaklarımızı ve maske taktılar suratımıza

    Zannedersem iğrenç suratlarını görmememiz için olsa gerek

    Ocak, şubat, mart üç ay takıldık burada yıl 81

    Kaydımız silindi normal hayat şartlarından, hayvanlar listesine alındık

    Engerek yılanlarıyla biz, ilk kez burada tanıştık

    Sonrası malum, şiir dolu bir hayata başladık

    Şair olmak için ille de buralardan geçmek mi gerekmiş

    Tabanlara kuvvet kaçtığımız caddeleri şimdi bir ringin dürbün deliklerinden seyretmekte varmış meğer

    Adını sıkça duyduğumuz sağmalcıları, görmekte varmış meğer

    Hep gazetelerde okurduk mahkum haberlerini ya

    Bir zaman yaşamak ta varmış

    Ah İstanbul ah ne daracıkmışsın, ne çabukta anladılar seni sevdiğimizi

    Uzaklaştırdılar senden, içinden ben olan tüm elbiseleri

    Şimdi haliçten yukarı çıkarken taksime, bir hoş oluyor insan

    Ah ulan diyorsun şu asfalt yolların dili olsa da konuşsa

    Şimdi konuşmuyor gökyüzü, ölüler duymaz öldüğünü

    Her mevsim bir göçtür saçlarımızda dalgalanan

    Kalkıp gidiyoruz içinde bulunduğumuz şartlardan

    Yılanlar koyunda mendilim kaldı,

    Boncuk parasından biriktirdiğim

    KEFENİM KALDI

    Şimdi kelebeklerin adresini inşa ediyoruz yeniden yüreklere

    Eksik kalan türküleri tamamlamaya gidiyoruz Şeyh Adil’e

    Şeyh Adil’ şehrin aşağı tarafında bir mezarlık

    Belki bir mezar taşından bulunur ismi

    Yıllar önce buraya bıraktığımız dost insanın.

    Neyse satırlara dönelim, insanın kerbelasından

    Bir ömrü yıktığımız yer, yine ezanların okunduğu yer değil mi?

    Mavzer sırtıma yük, artık şiirle ulaşacağım insanın meçhulüne

    Kudüs, Mekke yakın elbet her dem insana, Kevser susuzluğu bizim ki

    Öylesine susamışız ki, o’nun ayağının bastığın her yere

    Alfabeden çıkarsalar da o ‘mağarada iki dost’ kim tutabilir onları, aşk olsun

    Her dem Hamza olmak tır elbet genç ömrümüz

    Elbet madalya vermezler bize böyle şiirler yazmaktan

    Nobel barış ödülüne de aday göstermezler

    Zaten ilkokul kitapları belli, çocuklar anlamaz bu dilden

    Ya bazıları çıkıp, derse; -yani böyle mi olur şiir

    Hani on sekizinde delikanlı, hani nerde kahraman aşık

    Hangi liseli kız şiire aday,

    Ulan böyle mi olacaktı, kardelenlerin usta şiirlere düşmesi

    Böyle mi anlatılacaktı sevdalıların hikayesi

    Hani bir horoz ötümüne kadar dinleyecekti çocuklar

    Dedem bile uyuyakaldı, çıktı bir çekyatın üstüne

    Sahi eskilerden kim kaldı, kaval çalmasını iyi bilen

    Aman be usta boş ver, bir garip dünyadır işte gelip geçer

    Kimi uyur gezer, kimi gezer uyur, kimi ayakta uyur,

    Kimi yorgan, yastıkta bulamaz bir kaldırıma koyar başını,öyle uyur

    Say ki umutsuzluk diye bir şey tanımamışızdır

    Yalnız bize durak olmuştur, yeşil vadilerden kopup gelen fesleğen

    Dört yanım sarılı, kurşun yarası şimdi zulam

    Ferman,nasipsizliğe açılan pencerelerde gizli kalsın

    Ay’a bakma aşar gider, kızlar Maraş’a gider

    Toros’ lardan aşağı aşar, gider kara tren,kırk tren kalkar gider,bekler kırk tren

    Bir sis çöker dağların yücelerine, dada loğlu çıkar gelir bir gün

    Kör oğlu’na dar gelir dağlar, hey bire dumanlı dağlar,başı pare,pare dumanlı dağlar

    Bir gün bir trendeyiz yolumuz Adana, geçtik gittik upuzun yollardan

    Düşen olmadı çok şükür peşimize ahtapot suratlılardan

    Artık bir mehter-han mı tutsak acaba ne yapsak

    Adını bile zor hatırladığımız dostlar çıkar gelirler mi akasyalar açarken

    Son bulutta,son yağmur tanesi yere inmeden

    Upuzun dallarını yere öptüren, ağaçlarda misafir kuşlar

    Sabah geç gelen servis otobüsüne binen,telaşlı yolcuların isyanı

    Bir karmaşa, sirkeci tren garında, banliyö trenleri hırsız kaynıyor, yada kapkaç cı

    Dünya dönen bir çark, çarklarını park etmiş gül dalına

    Bir gelin gelmiş,gülü koparmış dalından

    Eline batmış dikeni, dalgalarda nasibini bulamayan bir balıkçı

    Ağlarına takılan birkaç balığı da atmış sulara, dönmüş gelmiş sahile

    Yahu bu ne biçim muammalı şehir, bu nasıl inziva

    Bir yanda tepinir Beyoğlu, bir yanda ağlar zincirli kuyu

    Ölü bile duymaz bu şehirde öldüğünü

    Kaybolur gidersin inceden, akşam hüzünlere duraktır Emirgan

    Üstelik birde yorgun trafik, ekle üstüne darbukanın

    Arap atların terkine bindirdik çocukları

    İnşallah ıslatmazlar bu gece yatakları

    Yere iyice serin çulları

    Çekin üstünüze yorganları

    Üşümeyin!

    Kar taneleri yalnız iner yeryüzüne

    Ve uzun süreli kalmaz yıldızları