
Neden konuşmuyorsun diyorlar bana,
Sessizliğimin gevezeliğinden
zaman kalmıyor ki
konuşmaya...
Kalbimle anlaşma yapmış sanki
bütün susmalar, Sussam; kalbim kanıyor,
Konuşsam; kelimelerim
yakıyor!..
...
Şimdi yüreğim, mevsimlerden
"Gözyaşı İklimini" yaşıyor, Son zamanlarda sağanak var yüreğimde,
Geziyorum altında her
damlasını içime işleyerek,
Lâl oldu dilim dünyaya.
Konuşsam; yağmur yağıyor, sussam , harf harf göl oluyor yüreğim...
Anladım ki, "Sana Su/suyor
Ömrüm...!!!
Çoğumuz, babamız henüz hayattayken onun yüzüne bir kere bile
dikkatle bakmayız. Baba, “baba” demeye başladığımız günden
itibaren sürekli karşımızda duran bir alışkanlıktır. Yıllarca
babamızdan değil, bir alışkanlıktan bahsederiz: Annemize,
“babam bugün niçin gecikti?” diye sorarız; kardeşimize, “babam
yine su istiyor,” der ve dertleniriz; bazen de “babama hangi yalanı uydursam,” diye planlar kurarız kafamızda. Baba, her seferinde,
bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini
giydirip sokaklara saldığımız o “biraz” yabancının, zamanın
karşısında nasıl da eriyip gittiğini fark etmeyiz bile. Oysa ilkin ve
hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır, ilkin
ve hep o öksürür. Bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden, girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir
yüz yapar; bunu da fark etmeyiz. İçimizden az buçuk dikkat
kesilenler bilirler ki, baba, gözaltlarındaki torbalarda yorgunluk
biriktiren kederli göçmenidir evimizin. Bir an gelir, gözaltlarındaki
torbaların bağcığını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık. O iki
bağcık da, hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir. Çözülüverir ve babamız, bizden sakladığı bütün
yorgunluklarını orta yerde bırakıp, kederli yüzünü terk eder.
Biliyor musunuz? Babamız bir gün gerçekten ölür!