
10 Ekim 2012, 09.32, Y Kişi
İzlemekte olduğum yabancı rüyanın üzerinde uzanırken, neler düşünebileceğimi öğrenmenin korkusuyla uyanmak istedim. Son zamanlarda garip rüyalar görüyordum. Birinde kalabalık bir yerde kendimi bağırırken gördüm. Sol elimde bir Molotof kokteyli, sağ elimde sigara vardı. Birinde de çimenlikte uzanmış, gökyüzüne bakarak ülkenin nasıl kurtulacağına dair etrafımdakilere nutuk atıyordum. Bunların beni neden korkuttuğunu bilmiyorum. Bir tarafım sıkıcı eğitim hayatıma sahip çıkmam gerektiğini söylerken, öbür tarafım ucu görünmeyen, ufku sonsuz bir hayatın beni daha mutlu edeceğini söylüyordu.
Pencerenin uzağında kısık gözlerimle seçebildiğim helikopterin görüntüsü uyanmama yardım etti; az sonra tam kapanmayan pencerelerin arasından sıyrılarak gürültüsü gittikçe şiddetlenecek helikopterin sesiyle uyanacağımı çok iyi biliyordum. Bundan dolayıdır ki her sabah odamın kapısını sertçe vurarak neden bu saatlere kadar uyuduğumu soran anne ve babamı, dışarıda gürültü yapan helikoptere benzetirim: Odama giden merdivenleri gürültü yaparak çıkacaklar, bir yandan da helikopterin pervaneleri beni rahatsız edercesine tıpkı ebeveynlerim gibi sinsice ama bir o kadar belirgince yanıma gelecek. Ne zaman ki helikopterin sesi yakınımda duracak ve ebeveynlerim kapımı sertçe tıklatacaksa, işte o zaman yanımdaki kızın üstünü örter, içtiğim sigaraların küllerini toplar ve gözlerimi bir gün başka bir yerde, başka bir zamanda açmanın hayaliyle neler diyeceğimi düşünürüm. Ve bundan sonraki dakikalar en zor dakikalardır. Kapı açılır, helikopter artık tepemdedir, kaçacak bir yer, söylenecek bir söz, hafifletecek bir gülümseme yoktur. Ebeveynlerimin parfümleri odamı ele geçirir, takım elbiseli babama ve abartılmış makyajıyla anneme bakar ve dudaklarımın arasından bu gürültüye karşı mücadele sözcüklerimi başlatırım. Ama bilirsiniz, gürültülü yerlerde kimse sizi duyamaz ve genellikle gürültü yapan taraf daima haklıdır. Susarsınız ve gürültüyü dinleyerek güne başlarsınız. Herkese günaydın.
10 Ekim 2008, 09.39, X Kişi
Oğlumu yatağında bir kızla yattığını görünce nasıl bir tepki vermem gerektiğine karar veremedim. Karım kafasını başka bir yere çevirerek odadan çıktı. Oğlum dalgın ama heyecanlı gözlerle bana bakıyor, ne diyeceğimi, ne yapacağımı merak ediyordu. Ne komiktir. Dünyanın sayılı silah şirketlerinden bir tanesi olan BAE Systems’te çalışıyorum. Her gün on binlerce, belki milyonlarca insanın hayatına karar veriyorum ama oğlumu yatağında bir kızla gördüğümde ne yapılmasına karar veremiyorum.
‘’Günaydın,’’ dedim belli belirsiz.
Kafasını salladı.
‘’Kim bu kız?’’ dedim fısıldayarak.
‘’Tanıdığın biri değil,’’ dedi gözlerini ovuşturarak.
Odadaki bütün müsaitsiz duruma rağmen içimdeki bir ses hala ‘’Kal. Odada kal ve bir şeyler yap!’’ diyordu.
‘’Dün gece neredeydin?’’ dedim.
Oğlum ayağa kalktı ve iki bacağın arasındaki şişkinliği görünce başka yere baktım.
‘’Baba başka bir zaman konuşalım, şimdi sırası değil,’’ dedi pencereyi kapamaya çalışarak.
Aşağı indiğimde karımı mutfakta buldum.
‘’Nedir?’’ dedi meraklı gözlerle.
‘’Bir şey yok, işe geç kaldım, çıkmalıyım,’’ dedim.
‘’Akşam bir şey yapacak mıyız?’’ dedi.
‘’Seni ararım,’’
Seni ararım. On bir yıllık evlilik hayatımı ayakta tutan iki kelimeyi söylediğimde akşam ne yapacağımızı şimdiden biliyordum. İki seçenek vardı: Ya sinemaya gidecek, romantik bir film izleyecek, dönüş yolunda aktörlerin ne kadar yetenekli olduğunu konuşacak, bugün ne yaptığımı ve hangi ülkeye kaç adet silah pazarladığımı söyleyecek ve dünyanın öbür ucuna sağladığım silahlarla insanlar birbirlerini öldürürken karımla yatakta şakalaşarak sevişecektik. Ya da işteki arkadaşlarım karılarıyla evimize gelecek, içtiğimiz şarabın nereden geldiğini, hangi üzüm bağların ne kadar iyi olduğunu konuşacak ve haftaya hep beraber çocuklarla bir yerlere gideceğimizi konuşacaktık. Evet, tüm bunları düşünen ben, günlük burjuva hayatımın tüm yönlerini en ince detaylarıyla farkında olup bunu kusursuz bir şekilde sürdüren ben, nasıl oluyor da bu yaşam tarzını sürdürüyor ve neden olmak istediğim kişiye, hayalini kurduğum hayata merhaba deyip kendimi değiştirmiyorum?
10 Ekim 2008, 11.42, Y Kişi
Bugün yapacak hiçbir işim yok. Ailem bir saat önce evden çıkarak eğlenceli hayatlarına geri döndü. Az önce üstünü giyen ve muhtemelen bir daha görmeyeceğim kız arkadaşımı izleyerek bir sigara yaktım, midem bulandı ve sesli bir şekilde böğürdüğümde aklıma görmüş olduğum rüyalar zinciri geldi. Derdimi sizlere daha iyi anlatmam için biraz kendimden bahsedeyim.
Üniversite ikinci sınıfta okuyorum. Derslerimle hiçbir zaman sorunum olmadı. Neden bilmiyorum ama öğretilen bütün dersler daima bana kolay gelmiştir. Hem zaten o dersleri geçebilmeniz için önünüze bin bir olanak sağlıyorlar. Günlük hayatım yaşamakta olduğum ve benim de dâhil edildiğim kuşağa nazaran daha farklı geçiyor. Yapılan istatistiklere göre (bunları kim ve nasıl yapıyor çok merak ediyorum) günümüzün gençleri ebeveynlerimizin gençliklerine göre daha dinamik, ayağı yere basan, her şeyi sorgulayan bir nesil(miş). Bu nesle Y kuşağı deniliyor. Daha doğrusu seksenlerin başında doğan her çocuk alnına Y damgası alıp Amerikalı iktisatçıların dünyanın küreselleşerek daha iyi bir gençlik ve haliyle daha iyi bir gelecek kurulacağını düşünmesiyle böyle bir kuşak hedeflediğini bilmeniz yeterlidir. Ben buna izin verirseniz ‘ Uzaktan Gençlere Bakarak Mastürbasyon Yapan Politikacılar’ dönemi demek istiyorum. Basmakalıp, slogan ifadelerle hedefledikleri gençliği kurduğunu sanan bu adamlardan bir tanesinin babam olması acıklıdır. Her gün takım elbisesiyle evden çıkmadan önce yanağıma bir öpücük kondurup çıkması, benimle sabahları odama baskın yaparak sorgulayıcı bir sohbet yapıp babam olduğunu hatırlatması, bahsetmiş olduğum Y ideolojisinin getirdiği zarardır. Babam da tıpkı Amerikalı iktisatçıların hedeflemeye çalıştığı gençlik gibi, bana sunmuş olduğu son teknolojik alet gereçlerle oğluna tutunmaya çalışarak ‘ yaratmak ‘ istediği bir çocuk üzerinde hayatını sürdürüyor. İşin acıklı kısmı bu değil. Acıklı kısmı, biz gençler tepemizde duran ebeveynlerimizin ve politikacıların sesini duyar gibi yapıyor olmamızdır. İşin gerçeği, gençlerle yapılan anketler ve istatistikler büyük bir yanılsamanın gölgesidir. İçimizde, derin bir yerlerde, ayak basılmamış bir hayat var ve bizler o hayatı mutlu olamadığımız için bulma çabasındayız. Bu hayatın ne hedeflediğini ve ne olduğunu ben de bilmiyorum. Neden görmüş olduğum rüyalardan korktuğumu biraz olsun anlatabildim mi?
10 Ekim 2008, 17.34, X Kişi
Sekiz Arap, dört Japon ve üç Çinli bakanın karşısında kırk beş dakikadır biraz sonra pazarlayacağım silahlar hakkında bilgi veriyorum. Suratlarından anlaşılacağı gibi sıkılmış olmalılar ve silahların ne tür özelliklere sahip olduğu hakkında hiçbir bilgileri olmamalarına rağmen dediklerimi umursamıyorlar. Bu işi sekiz senedir yapıyorum ve bir gün bile bir bakanın dediklerimi öneme aldığını görmedim. Bütün bu bakanlar formalite icabı gelip anlattıklarıma başlarını sallayıp anlıyormuş gibi yapıyor, toplantı sonrası ellerimi sıkıp kontak halinde kalacağımızı söyleyip odadan çıkıyorlar. Hem zaten dediklerim neden önemli olsun ki? Ülkesi için silah pazarlattırmak, silahın ne tür özelliklere sahip olmasından daha önemli. Her şey vatan için değil mi? Otoparka doğru yürüdüğümde arabamı ne kadar çok sevdiğimi düşündüm. Siyah, son model BMW 335 İ, otomatik vitesli, altı silindirli arabamı gördüğümde yapmış olduğum işi unuttuğum için kendimi eve dönerken ve işe giderken iyi hissediyorum.
Oğlumu ve karımı çok seviyorum. Ailem için yapmayacağım şey yoktur. Bundan dolayı ikisine de güzel bir ev, oğlum için iyi bir eğitim ve karıma da her türlü olanağı sağlıyorum. Ve bu olanakları sağlamak için zamanında gece-gündüz çalıştım. Bu işe nasıl bulaştığımı sormayın çünkü bunu ben de bilmiyorum. Nasıl ki uyuduğunuz anı hatırlamaz ama sabah uyandığınızda uyumuş olduğunuzu anlarsanız, aynen öyle, ben de işime böyle başladım diyebilirim. Ama iyi bir hayatım ve mutlu bir ailem olduğu sürece bunları konuşmanın bir önemi yok. Her şey ailem için. Değil mi? Eve geldiğimde oğlumu odasında müzik dinlerken bulacaktım.
10 Ekim 2008, 17.49, Y Kişi
‘Kız arkadaşım’ evden gideli dört saat oldu ve bütün gündür odamda oturuyorum. Açık bıraktığım televizyonda günün haberlerini odamı toplarken göz ucuyla izliyorum. Az önce Irak’taki direnişçilerin Amerikalı askerlere atmış olduğu havan toplarıyla on altı sivil insanın öldüğünü öğrendim. Kapı çaldı, açtığımda karşımda babamı buldum.
10 Ekim 2008, 17.51, X Kişi
Arka fonda ‘The Who’dan ‘My Generation’ çalıyordu. Bu şarkıyı çok iyi biliyordum. İtiraf etmem gerekirse (ve bunu gurur duyarak söylemiyorum) silah pazarlığından sonra en iyi bildiğim konu müziktir. Ne zaman oğlumla aram bozuk olsa, dinlediği bir parça hakkında yorum yapıyorum ve ardından iki şaşkın gözüyle bana bakarak bütün bu şarkıları nasıl bilebildiğimi soruyor. Müziğin sesinden konuşamıyordum ve kısması için bir uyarıda bulundum. Kıstı.
‘’Nasılsın evlat?’’ dedim.
‘’İyim,’’ dedi sigarasını yakarak.
‘’Bugünkü kız da kimdi?’’ dedim sırıtmaya çalışarak. Baba olmak neden bu kadar zor?
‘’Tanıdığın biri değildi,’’ dedi.
Etrafıma bakınarak rahat olmaya çalıştım. Odanın duvarları üstüme geliyor, daha da kötüsü duvardaki Rolling Stones posterini gördüğüm an çalan parçanın Stones’un en iyi şarkısı olduğunu söyledim.
‘’My Generation Rolling Stones’un şarkısı değil,’’ dedi akıllı oğlum.
‘’Ha tabi, şu duvardaki posteri görünce bir an kafam karıştı,’’ dedim.
Terliyordum. Kırk beş dakikadır silahlar hakkında konuştum ve şu an aklıma The Who hakkında söyleyecek bir şey gelmiyordu.
‘’I POD’undan memnun musun?’’ dedim.
‘’Ne istiyorsun baba?’’ dedi.
Şarkının bitmesine on saniye kala bundan sonra hangi parçanın çalacağını çok merak ediyordum. Tekrar My Generation çalınca oğluma bu şarkıyı çok sevdiğimi söyledim.
‘’Ne güzel,’’ dedi geldiğim andan beri bir şey aramaya çalışarak. İçimde bir cadı kahkaha attı ve oğlumun bana karşı sergilediği bu tutumdan sıkılarak sesimi yükselttim.
‘’Benimle konuşurken suratıma bak!’’
Gözlerini bana dikti ve aramızdaki kopukluğun ne denli geniş olduğunu o an tuhaf bir şekilde hissettim. Yaşadığımız bu kopukluğun tesellisini arka fonda çalan şarkının sözlerini dinleyerek bulmaya çalıştım: THINGS THEY DO LOOK AWFUL COLD, I HOPE I DIE BEFORE I GET OLD. Bana benzeyen o tıpatıp iki gözünü üzerime dikmiş inatla suratıma bakmaya devam etti.
‘’Neden böylesin?’’ dedim. ‘’Hayatına biraz çeki düzen ver,’’
‘’Nasıl vereyim baba? Silah satarak mı?’’
İçimdeki cadı ikinci kahkahasını attıktan sonra sağ elimi oğlumun yanağında buldum.
10 Ekim 2008, 18.05, Y Kişi
Babam daha önce hiç bana tokat atmamıştı. İtiraf edersem attığı tokat bir bakıma hoşuma gitmişti. Çünkü babamın önceki hayatına adım adım yaklaşıyordum ve söylettirmek istediğim cümleleri duyduğumda yanağıma atmış olduğu tokadın güzel bir öpücükten farkı kalmayacaktı. Ve işte konuşmaya başlıyordu:
‘’Yaptığım iş seni ilgilendirmez. Ne yapıyorsam bizim için yapıyorum. Şu odanda gördüğün bütün olanakları sana ben sağlıyorum! Buna saygı göster!’’
Sinirliydi. Bana tokat attığı için ağlayarak odamdan çıkacağımdan da korkuyordu. Çıkmadım.
‘’Benim yaşımda neler düşünüyordun?’’ dedim kısaca. Babamı utandırmayı seviyorum.
‘’Bunu daha önce konuştuk. Ne dememi istiyorsun? Bir zamanlar savaş karşıtı olduğumu, meydanlarda solcu arkadaşlarımla buluşup hükümete karşı yürüyüşlere katıldığımı ve sırf gitar çaldığım ve uzun saçlı olduğum için annenin bana bacağını açarak benden sana hamile kalıp evlenmek zorunda kaldığımı mı söylememi bekliyorsun?’’
Bütün bu hikâyeleri biliyordum. Babamı çok iyi tanıyorum. Sorulan her soruya gereksiz bir şekilde ayrıntılarıyla cevap vererek konuşmayı istemeden başka yerlere götürüyordu. Bir bakıma bu işime geliyordu.
‘’Hayır, baba,’’ dedim. ‘’ Kısaca benim yaşımda neler düşündüğünü sordum,’’
Kanepenin kenarına oturdu ve benden utanarak bir sigara istedi. Artık onun babası gibiydim.
‘’Aynı senin gibiydim,’’ dedi. ‘’Dinlediğin bütün bu şarkıları ben de dinledim. Ben de tanımadığım bir sürü güzel kızla yattım, onlara ileride ne olacağımı, hayatın nasıl olması gerektiğine dair ucuz felsefeler yaptım. Her gün çimenliklerde uzanıp kulak arkamıza bir çiçek koyup esrar içip barış şarkıları dinlemenin bizi biz yapan en önemli yaşam tarzı olduğunu düşündük. Ama sonra şartlar, renkler, insanlar, dünya değişti ve hayatına benim gibi devam etmek isteyen insanlar değişmek zorunda kaldı. Biz fark etmesek bile, bir takım insanlar hayatımıza yeni şeyler ekledi. Gözümü kapadığımda anneni esrar içerken görüyordum, açtığımda ikimizi son model bir arabada gezinirken gördüm. Bir gün sen de para kazanmaya başladığında dinlediğin bütün bu şarkıların kısa süren tatlı bir masal olduğunu anlayacaksın. Anlatabiliyor muyum güzel oğlum?’’
Babamı kanepeye oturmuş ağladığını gördüğümde böyle bir konuyu açtığım için kendime kızıyordum. İçinde bulunduğum neslin neden büyük bir boşlukta olduğunu ve o dönemdeki hayat tarzına neden bu kadar bağlanmaya çalıştığımı anlamaya başlıyordum. Babamın nesli her şeye karşı gelebilecek bir zamana ve konuma sahipti. Bizler, özlemini ve merakını duyduğumuz bu hayat tarzını ailelerimizden ve şarkılardan öğrenebilecektik. Bize düşen tek görev hayatımız için çalışmaktı.
Ama biliyorum, bu bir açıklama değil. Babam sözünü bitirdiği an, bu konuşma sonrasında kendimi sokaklara atacak, bir gün büyük bir şey yapma azmi ve hayalleriyle uzun uzun yürüyecek ve gözlerimin önünden masal gibi geçen babamın gençliğini izleyerek kim ve ne olacağımı öğrenmeye çalışacaktım.